31 Ocak Cumartesi 2026

Almanya’nın ticaret şehri Hamburg’ta bu esaslı tüccar ailenin hikayesini ibretle okudum. Buddenbrooklar aslında Lübeck’te yaşadılar. Hamburg’a bir saat mesafede ama liman Hamburg’ta olduğundan ticareti burada yaptılar. Lübeck’e gidip romanın geçtiği evi de gördüm. Bu ev aslında Thomas Mann’ın ailesiyle oturduğu evmiş. Buddenbrooklar diye anlattığı da kendi ailesi. Paradan anlamayan, eli iş tutmayan, içe dönük, ailenin yüksek ideallerinin altında ezilip tifodan ölen hafiften sümsük çocuk da kendisi oluyor.
Buddenbrookların Evi
Koca şirketin 4 kuşakta çöküşü, Lübeck’teki Buddenbrook evinin satışını getiriyor. Binanın önünde bir müddet durdum. Gerekli hayat derslerini çıkarmaya çabaladım. Nesilden nesile aktarabileceğim bir şirketim yok ama tabii benim de herkes gibi yönetmem gereken şeyler ve sorumluluklarım var. Buddenbrook’ların basiretsizlikleri, ticareten kıvrak, moda deyimle çevik olamamaları, kadınlarının yanlış koca seçimleri aileyi felakete sürüklemiş.

Meşhur badem ezmeci Niederegger
Bu dramdan içim kıyıldı. Acı hikâyeyi tatlandırmak için badem ezmesinin dünya çapındaki 200 yıllık üreticisi Niederregger’de kahvaltı ettim. Belirgin bir refahın hissedildiği Lübeck’te hayat yavaş akıyordu. Arap yağı bol buldu mu neresine sürerse Niederregger de badem ezmesini orasına sürmüş, kahvelerin balın içine kadar koymuşlardı.

Hamburg Business Club
Bir gecemi Hamburg Business Club’da geçirdim. Peter Stoffel, önemli şirketlerde CEO’luk yapmış bir girişimci ve bu kulübün patronu. 1812 yapımı bir villada Almanya’nın hatta dünyanın ticaret nabzını tutuyor. Sordum, güldü. Mülk kendinin değil uzun dönemli leasingmiş. Sağlığı ve enerjisi yettiği sürece bu işi yapmak istiyormuş. Yapar da. Bizim Moda Deniz Kulübü’nde Eda Taşpınar’ın babası 98 yaşında halen başkanlık yapıyor da Peter mı yapamayacak? Yaklaşık 2 saat geçirdik. Eşi zarif hanımefendiyle de tanıştım. Çok yakışıyorlardı ve birbirlerini iyi anladıkları her hallerinden belliydi. Gerçekten sıcakkanlı insanlardı, Almanlarla bu kadar gülebileceğimi hiç düşünmezdim. Sohbetten sonra akşam yemeğine kaldım. Piyanist Laura Mercedes, 20 kişilik bir üye grubuna mini bir konser verdi. Elbe nehrine karşı, dışarıda lapa lapa kar, içeride Chopin noktürnleri… Gerçekten ilham vericiydi. Peter, konser öncesi beni tüm üyelere tanıttı, onore etti. Çok mahcup oldum. O kadar tanıtılmaya değecek biri olduğumu düşünmüyordum. Yanımda Steinway piyanolarının İK Müdürü Cliff Rehr oturuyordu. Peter’ın kulübüne şirketler kurumsal olarak üye oluyorlar. Armani’den Porsche’a dünyanın önemli şirketleri bu kulübün üyesi. Küresel piyano üreticisi Steinway, kulübe kurumsal üye olurken Cliff Bey bir de bakmış ki içerideki piyano Yamaha.
Bunun üzerine Steinway, üyelik ücretini ödemiş fakat kulüpten de içerideki piyanoyu bir Steinway’le değiştirmesini istemiş. Yani kulübe de bir piyano satmış. Bu da çok ilham verici bir uyanıklıktı. Çok hoşuma gitti.
Peter beni tanıttığı için, konser sonrası üyeler benimle rahat sohbet ettiler. Gece 21.30’da başlayan yemekte trüflü parmesanlı spagetti servis edildi. Geç saatte kilo yapmasın diye küçük porsiyon istedim. Business Club üyelerinden bazıları Galataport duraklı Cruise turuna gideceklerdi. Onlara İstanbul önerileri verdim. Alman televizyonunda uzun yıllar talk-show yapmış Horst-Wolfgang Bremke ve eşi hanımefendiyle biraz Alman biraz Amerikan siyaseti konuştuk. Piyanist Laura Mercedes’in kısa tanıtım afişinde Malaga’da doğduğu yazılıydı. Geçen yaz, Malaga ve Marbella’da bir kaç gün geçirmiştim. Onunla memleketiyle ilgili sohbet ettik.
Cottbus’tan Milano’ya Londra’dan Zürih’e Berlin’e bir çok ziyaret ettiğim yerde karşılaştığım, anamdan babamdan çok gördüğüm Herzog de Mauron çiftinin tasarladığı Elbphilarmonie’de konser izlemek nasip olmadı ama binayı dikkatle gezdim. En üst katında sıcak bir şeyler içtim. Daha özeli hemen yanındaki Michelin-guided Carl’s Brasserie’de Elbe nehrine karşı Kuzey denizinden çıkma tereyağlı bir dil balığı yedim.

İşte o dil

Vier Jahres Zeiten Hotel, arkada gölün karşı kıyısı Hpag Lloyd genel merkezi
Dil balığının altı-üstü creme brulee gibi kızarık, içi supsuluydu. Frenk usulü çok ince unlu bir harcı vardı. O kadar tereyağını ayakkabıya döksen o da lezzetli olurdu. O nedenle acaba sevdiğim tereyağı mıydı yoksa balığın kendisi miydi bir müddet durdum başka derdim yokmuş gibi bunu düşündüm. Dil balığı creme brulee gibi kızarmıştı ama creme bruleenin hasosunu Alster gölünün kıyısındaki amblematik Vier Jahreszeiten otelinde yedim. Sağ olsunlar fakiri, şans eseri gölün tam kenarında çok güzel bir masaya oturttular.

Elbphilarmonie (HdM tasarımı)

Dans Eden Kuleler – Tanzende Türme (Hadi Teherani tasarımı)
Paranın hüküm sürdüğü Hamburg’un Kunsthaus müzesinden daha farklı bir koleksiyon beklerdim. Yine de Caspar Friedrich, Max Liebermann, Ludwig Kirchnerleri çıplak gözle görmek özeldi. Hamburg Üniversitesi’ni dolaştım. 200 küsür yıllık ikonik Paris Cafe’sinde içki içtim. 19. Yüzyıl ticaret burjuvasının UNESCO-listed mimari sembolü Chilehaus’u dikkatle gezdim. Hatta ofislerine çıktım. Kentsel dönüşümün olduğu St. Pauli bölgesindeki gece hayatı bana göre değildi ama Dans eden Kuleler’in mimarisi insanı kalıpların dışında düşünmeye itiyordu. Yaratıcı bakışı, ilerlemeci fikri teşvik ediyordu ya da bana öyle geliyordu. Dans Eden Kuleler’e ya da Frank Gehry’nin Prag’daki yapısına 5 dakika kesintisiz bakan insan, eminim her kararında daha farklı düşünebilir.
Ay sonunda Berlinale film festivali var ve bu yıl jüri başkanı Wim Wenders oldu. Hamburg’da geçen The American Friend filmini izlememiştim. Şubat sonu koskoca yönetmenle basın toplantılarında yüz yüze bakacağız, bir söz gelirse mahçup olmayayım diye fırsat bu fırsat onu da izledim. Yine parayla muhasebe yapan bir karakterle karşılaştım. Ondan daha çok 10 milyon Euro’nun etrafında dönen epey ciddi kadrolu A Most Wanted Man filmini beğendim. Hamburg’un havasından mıdır suyundan mıdır nedir, zihnimde zamanın geçiciliği ve paranın değeri konusunda havai fişekler çaktırttı. Orhan Pamuk’un zihninde de çaktırtmış olacak ki Nişantaşı’ndaki bir burjuva ailenin çöküşünü anlattığı Cevdet Bey ve Oğulları romanında Thomas Mann’ın Buddenbrooklar’ından biraz AR-GE çalışması yapmış. Yani arakla-geliştir.

Skyline Bar 20up
Benzer bir hikâyeyi Çehov, Vişne Bahçesi’nde anlatır. Devrimden sonra Yeni Rusya’ya uyum sağlayamayan ailenin önce işleri bozulmuş, nihayet evlerini satmak zorunda kalmışlardı. Ne tesadüfse bu evlerin yeni sahipleri, ailenin hep çok gücüne giden kişilerdi. Buddenbrook’ların Lübeck’teki evini, baş düşmanları-rakip şirketin patronu satın almıştı. Vişne Bahçesi’ndeki ailenin evini, yanlarında çalışan uşak satın almıştı. Bu durum iki aileyi de kahretmişti. Ailenin bazı üyeleri, malın ellerinden gittiğinden çok malı kaptırdıkları kişinin kim olduğuna canlarını sıkıyorlardı. Bence zaten mal elinden gitmişken bir de kime gittiği için ekstra canını sıkmak, malı kaptırmaktan daha büyük, 2 porsiyon ahmaklıktı. Zaten olan olmuş, daha da gam-kederle kanser hücresi beslemenin bir anlamı var mıydı? Bense Skyline Bar 20up’da, limana karşı içki içerken başka bir şey düşünüyordum. Acaba Hamburg gezisi yüzünden Berlin Fashion Week’i kaçırmakla iyi mi etmiştim hata mı yapmıştım?