Berlin’de İpek Kız

2 Şubat Pazartesi 2026

Alman edebiyatının labirentlerinde dolaşırken üzerime bocalanan dramlar arşa erdi. Irmgard Keun’un Yalancı İpek Kız romanında büyük hayallerle Berlin’e gelip kötü yola düşen 18 yaşındaki Doris için bir musibet bin nasihattan evla olmadı. Çünkü Doris’in başına bir değil bin musibet geldi.

1920’ler, Weimar dönemi… 1. Dünya Savaşı’nın hemen sonrası…

Kadınlar bir yandan bu büyülü başkentte özgürlük arıyor, bir yandan Berlin’de ekonomik güvencesizlikle kıvranıyorlardı.

Hitler 1933’te iktidara gelince bu romanı yasakladı. Öyle ya ari bir Alman kızın aklını kullanamayıp da Berlin’de orospu olması olacak şey miydi? Zamana hiçbir şey dayanmıyor. Geriye ne Adolf Hitler kaldı, ne bıyığı, ne Weimar Cumhuriyeti… İşte kitap da hala okunuyor, Hitler’in mikropenisinin olduğu haberleri bu kitaptan bile fazla okunuyor.

Aşık olmak kolay iş değil. 2. Abdülhamid, iktidardan düşünce kardeşinin sopasıyla Selanik’te ev hapsinde tıkılık otururken özel doktoru, sultanın hiçbir şeyine gıpta etmemişti. Ne hayattaki deneyimlerine, ne Deutsche Bank’taki milyonlarına… Sadece onu gerçekten seven, iktidardan düşünce bile onu bırakmayan o güzel kadını kıskanmıştı. Para ve güç suyunu çekince Abdülhamid’in diğer tüm karıları gemiyi terk etmişlerdi. Taze dullar, yeni nasiplerini aramak için Hamid Han’ı geride bırakıp İstanbul’a gitmişlerdi ama işte o kadın, fiziksel olarak en güzeli ve genci, ev hapsine razı Selanik’te kalmıştı. Doktor içinden şöyle düşünmüştü:

Beni hayatta kimse böyle sevmedi. Şu Abdülhamid kadar olmadım.

Aşık olmak zor iş ama dünya başkentlerinde aşık olmak ve üstüne karşılık alıp aşkı bulmak daha zor iş. Taşradan metropole gelip ünlü olmak, güzel bir hayat standardı oturtmaksa bana göre aşkı bulmaktan da zor. Yani Doris en zorunu seçiyor. Berlin’e aşık olmak için gelmiyor. Ünlü olmak için geliyor. Neticede küçük hediyeler için erkeklerle cinsellik yaşayan biçare bir wannabe Berliner’e dönüşüyor.

Annemle, Eczacılık fakültesinden sınıf arkadaşı Gönül Teyze’yi Moda Deniz Kulübü’nde Nükhet Duru’nun şarkı söylediği bir akşam yemeğine davet etmiştim. Gönül Teyze, Duru’nun Kandilli Kız Lisesi’nden sınıf arkadaşıydı. Yemekten sonra kulise gittiklerinde Nükhet Duru anneme dönüp birdenbire şöyle demişti:

Tuğşat Hanım biz Gönül’le aynı lisedeydik. Sonra o eczacı oldu, ben orospu oldum.

Atıf Yılmaz, 1966 yapımı Ah Güzel İstanbul filminde bu kez İzmir’den İstanbul’a ünlü olma hayalleriyle gelip kötü yola düşen Ayşe’nin hikayesini çok güzel anlatmıştı. İstanbul çekimleri, Sadri Alışık’ın performansı ne kadar hoştu. Ayşe’nin şans kapısını çalmış, aşk kapısına gelmişti. Boş ünlülük hülyalarına dalıp gözünün önündeki piyangoyu görmüyordu.

Yalancı İpek Kız, o erkeğin yatağından buna geçerken en sonunda gerçek bir hami buldu. Bu hami, önceki haramiler gibi değildi. İyi bir insandı. Doris, kendisini yatağa atmak istemeyen sadece yalnız hissettiği için Doris’i evinde barındıran bu adama aşık oluverdi.

Kaderin cilvesi, adam hala eski karısına aşıktı. Unutamıyordu. Adamın yaşadığı duygusal boşluk, matbu metropol yalnızlığı, istikrarsız iş hayatı derken tüm bunlar Doris’e Berlin’in göbeğinde yaşayacağı bilabedel bir ev sunmuş ama aşkı bulamamıştı.

Irmgard Keun’un anlatım dili Doris’in başarısız olduğunu söylüyordu. Halbuki bana göre Doris başarmıştı. Bu yola çıkarken istediği aşk değildi. Kendi ayaklarının üzerinde Berlin’de yaşamak, aile sultasından kurtulup özgürleşmekti. İşte şimdi bu evde ne ona karışan vardı ne özgürlüğünü kısıtlayan. Üstelik çalışması, ev işi yapması, don yıkaması, yemek pişirmesi, pazar alışverişi yapması da beklenmiyordu. Aşk işi her zaman hallolurdu ama aş işi daha önemliydi. Bizim komünist liderlerden biri o yüzden İş-Aş-Haydar Baş diye slogan yapmıştı. Aşk çok elzem olsa bu sloganı, İş-Aşk-Haydar Baş diye tashih edebilirdi. Hülasa Doris’inki sessiz bir zaferdi. İşin komiği bu zaferden Irmgard Keun’un da Doris’in de haberi yoktu.