3 Şubat Salı 2026
King’s College’da yıllarca siyasi tarih profesörlüğü yapmış David Edgerton’ın 2018 tarihli Rise and Fall of the British Nation kitabını dikkatle okudum desem yalan olur. Çünkü dikkatim çok dağıldı. Edgerton lafı çok uzatıyor, adım-başı dipnot kullanıyor. Ben özetini söyleyeyim. Kral çıplak diyor. Kral çıplak derken, 77’lik 3. Charles, anadan doğma anlamında değil.
Şunu söylüyor:
İngiltere, bilindiği gibi refah devleti değil aslında savaş devleti.
Yani devlet parayı vatandaşın refahına değil askeriyeye harcıyor. Bu anlamda kral çıplak. İşte bunu da ekonomik verilerle açıklıyor. Meğer bu, bir önceki kitabının konusuymuş. Eski kitabın özetini, yeni kitabına peşrev yapmış.
İyi de bu Edgerton bana bilmediğim bir şey söyledi mi? Ben ona baktım. Kitapta literatüre orijinal bir katkı, bir arşiv çalışması vs yok. Zaten bilinen konulara kendi yorumunu katıyor. Yerleşik anlatıyı kendisininkiyle değiştirmek istiyor.
Peki ne diyor?
Dedikleri şunlar:
- İngiltere, 1945 yani 2. Dünya Savaşı sonrası düşüşe geçmedi.
- Britanya’nın ulus devlet olarak en güçlü olduğu dönem 1945-70 arasıdır.
- Britanya İmparatorluğu küresel olarak güçlüydü ama üretimi sınırlıydı.
- Britanya’yı asıl batıran Margaret Thatcher’dır.
Bunlar gerçekten yerleşik anlatıya ters argümanlar. Bu konuları yıllarca lisans-yüksek lisans düzeyinde anlattım. Kitabımda, makalemde yazdım. Edgerton kitabında derli toplu bahsetmemiş ama ben özetleyivereyim. Bu 4 maddenin yerleşik anlatısı şöyle:
- İngiltere’nin heyday’i 1945’te bitti. Yeni süper güç ABD oldu. Hala da öyle.
- Britanya’nın en güçlü olduğu dönem İmparatorluk dönemidir. O da 19-20. Yüzyıl. İşte Sanayi devriminden 1800’lerin ortasından 1945’e. Yaklaşık 150 yıl.
- Doğru. Britanya İmparatorluğu’nun ulusal üretimi sınırlıydı da kim takardı ulusal üretimi. Zaten maksat üretimi sömürgeye kaydırıp, ticarete odaklanmaktı. Hammaliyeyi Hintlinin, bizden arakladıkları Mısırlının, Nijerin sırtına bindirmekti.
- Thatcher Britanya’yı batırmadı ama tabii neoliberal politikalarla emekçiyi, işçiyi batırdı. O yüzden Thatcher, iktidarından 40 sene sonra senelerce Alzheimer’dan feci şekilde çekip öldüğünde işçiler hala hakaret edip eylem yapıyorlardı. Çok canları yanmıştı. (Bizde Turgut Özal, ABD’de Ronald Reagan aynı dönem, aynı politikalar. Sol aydın, emekçi, işçi kesimler bu politikacılarından nefret ederler.)
Edgerton, bunlara galat-ı meşhur diyor. Literatürü benim argümanlarımla değiştirelim dese de bu girişimi deneysel bir çaba olarak kalıyor. İngilizlerin deyimiyle: Nice Try David!
Akademisyenler ölüme yaklaştıkça böyle büyük laflar etmeyi çok severler. Kariyerin sonunda şöyle bir haleti ruhiye gelir; E kardeşim o kadar yazdık çizdik de ne oldu? Bir yaprak mı kıpırdadı? Bari literatürü değiştirelim.
İşte 66’sına gelmiş Edgerton da anlaşılan aynı hülyalara düşmüş. Bizde “meşhur” siyaset bilimi profesörü Ahmet Davutoğlu benzer büyük adamcılıklarla Stratejik Derinlik diye bir kitap yazmış, uydurma kavramlarla kendini komik durumlara düşürmüştü. Halbuki aklıbaşında jinekolog eşi Sare hanımla hayatın tadını çıkarsa daha hayırhah olurdu. Allah’tan Erdoğan el verdi de dışişleri bakanlığı falan derken sanki yazdıklarını icra ediyormuş gibi bir mugalata yarattı. Bu mugalataya kendi de inandı. Erdoğan el vermese, Maslak’ta yıllarca çalıştığı Beykent Üniversitesi’nde stratejik derinlik, sıfır sorun politikası, ritmik diplomasi gibi boş lafları üniversite kürsülerinde bu konuları asla kendi gibi ciddiye almayan, kısa-kes Aydın havası olsun- bitse de-gitsek modundaki öğrencilere anlatmaya devam edecekti.
Farklı fikirlere asla kapalı olmadım. Dar kafalılıktan nefret ederim ama literatürü değiştirme gibi maksimalist bir iddianın arşiv belgesi, saha çalışması ne biliyim bir anket gibi daha solid bir datayla yapılması gerekir. Göbeklitepe’nin medeniyetler tarihi literatürünü değiştirmesine bir şey denebilir mi? Ama kalkıp da işte bu konuları ben oturduğum yerden şöyle düşündüm, hadi artık şöyle olsun gibi bir idealizm biraz romantik geliyor bana.
Londra’da Strand Soho House 180 çıkışlarında yürüyüşlerimde King’s College binasının önünden geçerken acaba içerideki hocaların haleti ruhiyesi nasıl diye içimden geçirirdim. Tabii bunu düşünmem yaklaşık 3.5 saniye sürer ve behemehal müteakip programlarıma odaklanırdım. Şimdi anladım ki Edgerton’ın canı o binanın içinde çok sıkılıyor. Bir dahaki geldiğimde kendisini viski içmeye davet edeyim. Birinin ona şunu söylemesi lazım: Bu makas böyle kesmez, bu rüzgar böyle esmez, bu hayat böyle geçmez Davidcim.