Cenevre’de Paralar Suyunu Çekince

5 Şubat Perşembe 2026

Atatürk, Cenevreli Rousseau’nun kitaplarını altını çizerek okudu, yanlarına notlar aldı. O kitaplar hala Çankaya kütüphanesinde durur. 20’lerin Yeni Türkiye’sinin kuruluş felsefesinin tamamı buradan gelir. Rousseau halk egemenliğinden yanaydı ama bugünkü anlamda demokrat değildi. Güçler birliğini savunurdu. Atatürk de öyle severdi. Yasama, yürütme, yargı ayrılığı istemezdi. Zaten o yüzden tek parti rejimi kurdu.

Artık binalarının neredeyse tamamını çıplak gözle gördüğüm mimar Le Corbusier, normalde işçi sınıfı için sosyal konut yaparken Cenevre’de yoldan çıkmış. Buradaki Avrupa’nın ilk cam cephe binalarından birini, İsviçreli üst sınıf, paşalar gibi yaşasın diye yapmış. Mies Van der Rohe gibi açık plan, duvarsız daireler… Hoş bizde paşaların ağababaları Fenerbahçe Orduevi’ndeki lojmanlarda yaşıyorlar. Teşbihte hata olmaz. Bu bina, paşalarınkine 5 çekerdi.

Zürih’in merkezinde malum Reformasyon duvarında John Kalvin ve arkadaşlarına bakınca şaşırdım. Maşallah, Katolik kilise mitini yıkalım, Tanrı’yla kul arasındaki bezirganları söküp atalım diyenlerin heykelleri kocaman kocaman yapılmışlardı. Stalin’in, Mao’nun bu kadar büyük heykeli varsa ben bilmiyorum. Zaten aynı Kalvinist Cenevre, Rousseau’nun Emile romanını da dine aykırı bulup yasaklatmıştı. Nasıl olduysa Vatikan’ın ahlak polisliğine “yeter” diyen Cenevrelilerin ahlakını Emile romanı bozuvermişti.

Bugün Birleşmiş Milletler’in ofisi de Cenevre’de. İşte bu Birleşmiş Milletler’de kararlar aslında 193 üyeli genel kurulda alınmıyor. 5 üyeli Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde alınıyor. Birleşmiş Milletler’den kasıt herhalde İngiltere, ABD, Fransa, Çin ve Rusya. Mevzuata göre başka bir milletin ne dediğini takan yok. Sadece bu 5’inin veto hakkı var.

Ondan daha enteresanı Cenevre’deki bu BM ofisine milletin bedava girmesi yasaktı. Giriş, ancak turla yapılıyordu, kelle başı 37 frank ödeniyordu. Acaba Güvenlik Konseyi üyesi o 5 milletin vatandaşları bedava mı giriyordu? Yok artık o kadar da değildi. Tabii ki herkese paraylaydı. Paranın milliyeti olmazdı.

İnsanlar keyif içinde bu parayı verip minnettar yüz ifadeleriyle tura katılıyorlardı. Bu insanlara acaba BM’nin gelirlerinin, o binadaki elektrik-su-sifon dahil kendilerinin ödediğini söylesem o ifadeleri değişir miydi?

Halbuki BM ofisinin hemen girişinde Vieux Boix diye bir restoran vardı. İlla para ödenecekse bu daha doğru bir tercih olurdu. Çünkü burası dünyanın sayılı gastronomi okullarından Ecole Hotelier Geneve’nin vitrin restoranıydı. İçeride BM palavraları dinlemektense, en azından kursağından bir sıcak şey geçip, deneysel işlerin peşinde koşan bir gastronomi okulunun masanın üstüne çıkarıp da tabağa ne koyduğunu görmek daha iyi değil miydi?  Güvercin göğüs etiyle budunu, güvercinin iç organlarından çıkardıkları yağda yavaştan pişirip üstüne pancarlı bir sos döküyorlardı. Olmasa da olurdu da Birleşmiş Milletler palavralarından evlaydı.

Zaten 1945’te savaşları engelleyeceğim iddiasıyla yola çıkan bu kurum bugüne kadar kaç savaşı engelleyebilmiş, onu bırak bugün hala süregiden kaç tane savaş var sayı saymayı bilen meseleye ayıkırdı.

Derviş Zaim filmi gibi filler tepişiyor, çimenler eziliyor. Olan tabii yine sıradan vatandaşa oluyor. Bu savaşlarda yitip gidenler, engelli kalanların hali nicedir soran olmuyor. Oliver Stone, 4 Temmuz’da Doğanlar’ında gerçeği şamar gibi milletin suratına çarpmıştı. Rahmetli Genco Erkal da sahnede bu konuyu süperkomik anlatırdı; büyük kahramanlık hikayelerini, savaşları yazan tarih kitapları hiç kolu bacağı kopan karnı aç soğukta tirtir titreyen garip gurebanın halini yazmaz diye… Hakikaten yazmazdı. Yok garp cephesi komutanı İsmet İnönü, yok Führer Adolf Hitler, yok bilmem filanca Normandiya Kahramanı Dwight Eisenhower… Ya kardeşim bu savaşlarda hiç gariban adam yok mu? Kitaplarda hep üst perdeden anlatılıyor. Tarihi muktedirler yazar o yüzden deseler o da yalan. Tarihçiler de açlıktan kıvranıyor. Neresi muktedir olacak.

Her neyse işte Birleşmiş Milletler, Cenevre’de bu işi ele almış. Ele almış da ne yapmış bir Alaaddin olup da lamba mı ovalamış veyahut şehit/gazi ailelerine bir maaş mı bağlamış? Yok. Birleşmiş Milletler ofisinin önüne 12 metrelik Kırık Sandalye heykeli yapmış. Bir bacağı kopuk sandalye, gazileri temsil ediyormuş. Vay yavrum vay. Bu palavralarla ne ocaklar söndü.

Bazı ocaklar da gelişti, semirdi, büyüdü. Silah şirketleri, finans şirketleri savaşlardan beslendi. Herkes sakalına baktı. İşte bu işleri regüle eden WTO Dünya Ticaret Örgütü’nün binası da BM’ninkinden şöyle biraz aşağıya sallanınca karşına çıkıyordu. Yanında da dünyanın en şaşalı siyaset bilimi okullarından Geneva School of Diplomacy and International Relations vardı. İçeri şöyle bir baktım, yapılan konferansları inceledim. İçeridekiler hamd olsun herkes pek bir ciddi, dünyayı kurtarır havalardaydı.  Burada yetişen genç dimağlar inşallah mezun olduklarında barış ve diplomasi için çalışacaklardı. Güzel palavralar anlatacaklardı.

Cenevre’nin simgelerinden Patek Philippe’in müzesinde şaşırdım. Çünkü Patek’in ayrı, Philippe’in ayrı adam olduklarını bilmiyordum. Zaten nereden bilecektim. Rabbim yüzümüze gülüp de kolumuza bir Patek Philippe saat mi takmıştı? Neyse meğer eski Polonyalı asker Patek parayı nereden bulduysa orası muamma, yatırımı yapmış ama saat zanaatkarı meğer Philippe’miş.

Bizim memlekette de böyle bir hikâye var. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın meşhur romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde bana göre all times büyük dolandırıcı Halit Ayarcı, idealist saat zanaatkarı Hayri İrdal’la bir ortaklık yapmıştı. Tabii bunu bir şirket değil enstitü olarak kurmuştu. Görünürde para kazanmıyordu, enstitü olduğundan vergi de ödemiyordu ama kurnaz Halit Ayarcı, perde gerisinden malı götürüyordu. Zaten ortada saat üretimi falan da yoktu. Halit, saat ustasını enstitünün maskotu yapmıştı. Enstitü üyeleri, sokakta milletin saatlerini rastgele şekilde kontrol edip, geç kalanlarınkini düzeltiyor, bunun için de küçük bir para alıyordu. Kimseyi çok rahatsız etmeyen bu meblağı ödeyip sanki çok ciddi birşey oluyomuş gibi bu deneyimi yaşamak milletin hoşuna gitmişti. Enstitü bir de kalkıp devletten belediyeden kar amacı gütmeyen kuruluş havalarında avantadan destekler, teşvikler alıyordu. Bizim topraklardan neden Patek Philippe çıkmıyordu, işte bunu da Cenevre’de anladım.

Bir İsviçre atasözüne göre aç ayı oynamazdı. O yüzden bu kadar lagalugadan sonra tarihi Les Armures restorana gittim. Hamd olsun spesiyal fondüyü yemek için bir sepet ekmek bitirmek gerekiyordu. Kardeşim, 2 dirhem 1 çekirdek Sophia Lauren buraya gelip bu kadar ekmeği nasıl yiyordu, şu eritilmiş peynire ekmek batıracağınıza et batırmak hiç mi aklınıza gelmedi diye garsona sorduğumda suratıma boş boş baktı. Sonra bir başka garson söyledi. Meğer bir restoran benim düşündüğümü düşünmüş ama belli ki İsviçreliler ekmekte ısrarcı olmuş ki o restoran tutmamış.

Yemek deyince acaba buraya 1890ların sonlarında gelen bizim Jön Türkler ne yiyip ne içmişlerdi? 2. Abdülhamid’e muhalefet etmek falan iyi hoştu da parayı kim verecekti de İsviçre frangıyla nereden gelecekti bu değirmenin suyu?

Her işin bir çaresi vardı. O dönem kendisini Mısır hidivi yapmadı diye Abdülhamid’e çok kızan zengin Fazıl Mustafa Paşa, Jön Türkleri Cenevre’de finanse etti ama nasıl desem işte hayat inişli çıkışlı engebeli dikenli uzun ince bir yol…

Gün oldu harman oldu, Fazıl Mustafa’yla 2. Abdülhamid barışınca, bizim Jön Türkler’in parası kesiliverdi. Böylece Cenevre’deki tatlı hayat da sona erdi. Paralar kesilince Jönler de İttihat Terakki Cemiyeti olarak yeraltına kaydılar. Gizli örgüt olarak hayatlarına Osmanlı’daki Selanik’te devam ettiler. Hikâyenin sonunu biliyoruz. İşte benim Cenevre’deki güzel günlerim de bu düşüncelerle geçip gidiverdi.