İnsan biriyle tanıştığında hoşlanmazken zaman içinde ona alışabiliyor, o kişiyi sevip sempatisi artabiliyor. İşte benim de Helsinki’ye ikinci gelişimde şehirle kurduğum bağ derinleşti ama bu deyişin aksine hissiyatım değişmedi. Bunun tek istisnası ilk gelişimde varlığından haberdar olmadığım Alvar Aalto’ydu. Yaşam boyu karşılaşılan yüzlerce, binlerce yüz hızla geçip giderken bazı yüzler ölene kadar insanın yanında kalıyor. İşte ben de yatırımlarımdaki tasarımlarda, kıyafet seçimlerimde, hayatımdaki kadında ve aşağı yukarı her baktığım yerde Aalto’nun sessiz, sade rafineliğini arayacağımı ve onun hayatımdaki yerinin artık kalıcı olduğunu o eve girer girmez hemen anladım.
Aalto’nun zarif, minimal dokunuşları tüm tuşlarıma bastı. Karlar altında ağır hava şartlarındaki Helsinki’de, Aalto’nun evini gezdiren turun katılımcıları ben ve 3 Japon mimardı. Daha birkaç ay önce Weil-am-rhein’daki Vitra müzesinde Alvar Aalto tasarımı bir koltuğu bir gün yaşadığım yere satın almak için not etmiştim. Şimdi bu tasarımın sahibinin evindeydim ve onun dünyasına girmek heyecan vericiydi. Aalto’nun karısıyla aldığı arsa üzerine 1934’te yaptığı bu evi dikkatle gezdim. Evin dış tasarımını, içerideki ahşap ve şatafattan uzak-ayakları yere basan özelliklerini, Japon esintilerini beğendim. Salondaki piyano, Le Corbusier hediyesi tablo, Aalto tasarımı berjel, lüks olmayan samimi-sıcak ve tadında-kararında, dengeli bir yaşam alanı… Hayatı ne gerektiğinden fazla ciddiye alan ne de tamamen boş vermiş yüksek bir aklın ürünü olduğunu hissetim.
Tabii bunu hissetmemde Almanya’da maruz kaldığım Bauhaus etkisi, (ornament is crime) şatafat suçtur öğretisini literatüre sokmuş Adolf Loos’un Prag’daki evini gözlerimle görmem ve karakterimin benim de pek farkında olmadığım sade bir tarafı etkili olmuştu. Muhtemel bu sebeplerden Aalto’nun romantik işlevselciliği bana çok hitap etti.
Karı-koca kurdukları düzeni, evin altında yaptıkları saunaları, çalışma ofisi-salon-yemek odası geçişlerini, Aalto tasarımı mobilyaların satıldığı Artek şirketini kurmalarını, Alvar’ın evdeki ofisinde tasarımlarını yaparken, karısının şirkette genel müdürlük yapmasını, Alvar'ın “para kazanamam” endişesiyle bıraktığı sanatçılık döneminde yaptığı resimleri gibi birçok detayı burada öğrendim. Aalto’nun cam vazolarının içinte tek dal orkideyle arz ettiği görüntüye hayranlıkla baktım.
Helsinki’de görülmesi gereken yerler listesinin başında gelen Borsa Binası ise şehrin merkezindeydi. Bu binayı sadece turistik olarak görmeyecektim. Tesadüfen bu binada gidecek bir kapım vardı. 1910’da kurulan Helsinki Bourse Club, borsacılar ve yatırımcılar için bir buluşma noktası yaratmıştı. Her zamanki gibi kravatımı unuttuğum için hemen kulübün genel müdürü Michael Nyman’la kıyafetime uygun bir kravat seçtik. 68 yaşında ama zıpkın gibi görünen Michael, görevi çok kısa süre sonra devredeceği Niklas Odenwall’i çağırdı ve ilk iş kulübün giriş bölümüne astıkları İstanbul Cercle D’orient’ten gelen 2 adet nazar boncuğu hediyesini gösterdiler. Fakat nazarın anlamını bilmiyorlardı.
İkinci Dünya Savaşı derslerinde Finlandiya’nın Ruslara karşı yaptığı efsanevi direniş anlatılır. Finlandiya ordusu çok daha sınırlı olmasına rağmen saldırgan Ruslara karşı kahramanca çarpışmış, toprak ve asker kaybetmesine rağmen bağımsızlığını korumuştu. İşte bu tarihi Borsa binası, Rusların o saldırısında bombalanmış ve sonra restore edilmiş. İstanbullular nazar boncuklarını göndermekte geç kalmışlardı. Bu hediyeleri 1939'da gönderselerdi, o boncuklar, kulübü Ruslardan koruyacaktı.
Kulübe çıkarken eski filmlerde görülen türden bir asansöre bindim. El yordamıyla kapanan demir kafes kapılı ahşap kabin, yavaş yavaş 4. kata çıktı. Kulüpte çevirmeli İngiliz tipi telefonlar, halen kullanılıyordu. Fakat eski tip telefonların aylık sabit hat giderinin 500 euro olması, müstakbel genel müdür Niklas’ın hiç hoşuna gitmemişti:
Micheal’dan görevi devraldığımda bu sistemi kaldıracağım. Fakat sembolik olarak 1 telefonu çalışmaz halde saklayacağım. O da “Sentimental value” için.
Niklas’ın espri yaparken atıf yaptığı filmi Berlin’de Avrupa Film Akademisi Ödülleri gecesi izlemiş, oyuncuları ve yönetmeniyle bir avuç gazetecinin olduğu basın toplantısına katılmıştım. Hayat ne acaipti.
Bir başka acaiplikse İsveç Kralı Carl XVI Gustaf’ın, Stockholm’de ziyaret ettiğim Sällskapet kulübünden başka bu kulübe de üye olmasıydı. Niklas, Kral’ın oturduğu deri berjeli gösterdi. Bu koltuk her sabah cilalanıyormuş.
Bugün 80'lerindeki Gustaf, babasının uçak kazasındaki ölümüyle 27 yaşında İsveç kralı olduğu için kulüp meselelerine ayıracak epey vakti olmuş. Kendi ülkesi olan İsveç'teki kulüpleri bitirip Helsinki'deki bu kulübe de üye olmuş. Dahası The Reluctant Monarch (İsteksiz Kral) kitabında 3 İsveçli gazetecinin ortaya çıkardığı skandallar, kralın 90’larda striptiz kulüplerindeki jakuzili özel odalarda gününü gün ettiğini ortaya çıkarmış. Kral, kitap çıktığında bu konuya şöyle yanıt vermiş:
Efendim bunlar geçmişte kalan şeyler, sayfayı çevirelim.
Helsinki'deki 2 akşam yemeğimden birinde Finlandiyalı burger zinciri Hesburger’de yedim. Diğerinde Helsinki Bourse Club’ın büyük balo salonunda Fin mutfağının yoğun soslarıyla pişmiş bir kuzu eti yedim. Yemekten sonra kütüphaneye geçtim. Kimse kapmadan hemen kralın koltuğunu kaptım. Uzun süre dergi ve kitap karıştırdım. Baltık seyahatimde Kral’ın koltuğuna oturacağımı hiç düşünmemiştim. Niklas, kulübü gezdirip tarihini anlatırken iyi ki bu bilgiyi bana vermişti.
Helsinki’nin Senato Meydanı’ndaki Cafe Engel yıllardır Helsinki’nin klasik adreslerinden biriymiş. Adını meydanı tasarlayan Alman şehir plancısı Carl Ludvig Engel’den alıyor. Meydandaki sarı renkli binaların büyük bölümü onun işiymiş. Burada Lingonberry pie yedim. Türkçesiyle İskandinav kızılcığı, Finlandiya ormanlarında yetişen küçük kırmızı bir meyve. Biraz ekşi, biraz tatlı. Pasta hafif kumlu dokulu bir hamurun üzerine yayılmış yoğun meyve katmanından oluşuyor. Yanındaki vanilyalı kremayla dengeli bir tat veriyor.
Şehirdeki AVM-çarşı pazar gezmelerinden arta kalan zamanda Alvar Aalto’nun eşiyle kurduğu şirket Artek’i gezdim. Hemen yanındaki Cafe Aalto’da ise yine o evde yaşadığım hissiyatı yaşadım. İçim dalgalandı, midem karıncalandı. Pirinç detaylar, Jacobsen sandalyeler, sıcak aydınlatmalar, zamanı donduran ama asla arkaik olmayan ve olmayacak olan zamansız bir tasarımla karşı karşıyaydım.
Helsinki’deki son durağım Allas Sea Pool oldu. Şehrin en popüler açık hava-sıcak yüzme ve sauna alanında, cumhurbaşkanlığı sarayına karşı birkaç kulaç atmış oldum. Saunanın penceresinden kruvaziyer limanı görünüyordu. Dev gemilerin biri geliyor, biri gidiyordu. Birazdan ben de onlardan birine binip Baltık’ın karşı kıyısındaki Talin’e gidecektim.
Helsinki, aynı zamanda Fin edebiyatının kurucu eserlerinden Seven Brothers- Yedi Kardeşler’in yazarı Aleksis Kivi’nin şehri... Burada eğitimsiz, toplumsal kurallarla pek arası olmayan antisosyal 7 kardeşin öyküsünü de dikkatle okudum. Bu kitap, antisosyal kardeşlerin, toplumsal normlardan sıkılıp başlarını alıp bir ormana gitmeleri fakat zamanla dönüşüp düzenin içinde yer alan sorumlu, çalışkan, istikrarlı bireylere dönüşmelerinin öyküsünü anlatıyordu. Ama hayatta bir de antisosyalliklerini hiç kaybetmeyip yalnızca ona daha pragmatik bir yön verenler var. Onlar kurallara uyum sağlamazlar, sadece onlarla daha akıllıca yaşamayı öğrenirler. Kivi’nin romanı işin bu tarafına değinmiyordu.
Helsinki’nin sinemadaki güçlü temsilcilerinden biri de Fin yönetmen Aki Kaurismäki’nin çektiği The Man Without a Past. Bu seyahatimde onu da izledim. 2002’de Cannes Jüri Büyük Ödüllü yapım, En İyi Yabancı Film Oscar’ına da aday gösterilmiş. Hikâyede Helsinki tren istasyonunda saldırıya uğrayıp hafızasını kaybeden bir adam, hayatını yeniden kuruyordu. Kimliği ortaya çıkıp hafızası yerine geldiğindeyse evli olduğunu farketmiş fakat karısına dönmek istememişti. Onun yerine yola hafızası kayıpken bulduğu yeni sevgilisiyle devam etmişti.
Erkekler karılarından ziyade genelde sevgililerini tercih ediyorlardı. Çetin Altan yaşasaydı Şeytanın Gör Dediği’ni görür ve şak diye sorardı: Madem her coğrafyada durum böyleydi, e öyleyse neden kızlar, sevgilileriyle evlenip karıları olmak isterlerdi?