Meine Berlinale

18 Şubat Çarşamba 2026

Efsane yönetmen Wim Wenders, yemin ediyorum 80 yaşında Berlinale jüri başkanı olmuş da başına iş almış. Bu kadar dayak yiyeceğini bilseydi herhalde bu görevi kabul etmezdi. Festivalin ilk basın toplantısında en önde oturuyordum. İlk soru:

Gazze’deki çatışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Festivalin sponsorlarından Alman hükümetinin İsrail’e verdiği destek hakkında ne düşünüyorsunuz?

Cevap: Siyasetin dışında kalmak zorundayız; çünkü bilerek siyasi filmler yaparsak siyasetin alanına girmiş oluruz. Oysa biz siyasetin karşı ağırlığıyız, siyasetin tam tersiyiz. Biz insanların işini yapmak zorundayız, politikacıların değil.

Sonrasında manşetler, twitler, kıyametler…

Geçen yıl da Tilda Swinton benzer suçlamalara maruz kaldı. Basın toplantısındaki çekingen tavrı tepki çekince ödül töreninde daha sert konuştu. 80 yaşındaki Wim Wenders, bu tepkileri takacak mı? İsrail’i kınayan bir söyleme geçecek mi bunu göremeyeceğim. Çünkü tören günü Kopenhag’da olacağım.

2025 Berlinale’de gala filmi Das Licht’te Almanya’ya gelen göçmenler odaktaydı. Bu yılki açılış filmi No Good Men, bir Afganistan yapımıydı. Amerikalıların Afganistan’dan çekilmelerinin hemen öncesinde geçen bir aşk hikayesine odaklanmıştı. Sorumsuz bir erkekle evlenmiş, kadının parasını yiyen işsiz Afgan erkeğin eşi, gazeteci olarak çalışıyor, kendi ayakları üzerinde duruyordu. Bu sorumsuz, hayatla başa çıkamadığı gibi olmadık evlilik sorumluluklarına giren zayıf karakterli kocasından başka erkek görmemiş kadın, kendisini ve çocuğunu Taliban’ın elinden kurtarmak için hayatından vazgeçen ve bunu sadece onu sevdiği için yapan bir adamla karşılaşmıştı. Ne yalan söyleyeyim filmin sonunda gözlerim doldu. İlişki bile yaşamadığı bir kadın ve başkasından olma çocuğunu kurtararak kendi hayatından vazgeçen adam için gözyaşı döktüm ve kendi kendime şöyle dedim:

Sana helal olsun. Ben asla yapmazdım. Kendi karım için bile değil belki ama çocuğum için yapardım.

Fırtına gibi bir Berlinale geçirdim. Übung Macht Den Meister atasözündeki gibi ustalaştım diyemem ama bu, takip ettiğim 2. Berlinale olduğundan birçok şeye alışıktım. Zaman çabuk geçiyor.

Almanların bir atasözü de Morgenstund hat Gold im Mund diyordu. Yani sabah erken kalkanın ağzına altın gelir. Ben de Berlinale günlerimde bu bu atasözünü tatbik ettim. Akşam çok erken yattım. Sabah çok erken kalktım. Sabahları televizyon kulesine karşı Soho House’un sıcak rooftop havuzunda yüzdüm. Spor yaptım ve film maratonuma sağlam bir kondisyonla girdim.

Gerçekten şaka değil. Hayatta her iş zor. Oturup film izlemek bile kolay değil. Ne varmış canım dememek lazım. Arkana yaslanıp günde Berlinale Palace’ın masalsı atmosferinde bizzat filmin oyuncuları ve yönetmenleriyle beraber 4 film izlemek, kafanı toplamak, filmlerle ilgili notlar almak, film sonrası hemen karşıdaki Grand Hyatt’ta basın merkezine koşturmak, bir kahvelik vakit bulup hemen ardından oyuncularla ve yönetmenlerle basın toplantılarına katılmak, bu arada çıkan haberleri takip etmek, Hollywood Reporter, Variety ve Screen dergilerinin Berlinale’ye özel her güne çıkardıkları ayrı sayıları okumak, twitter’a instagram’a bakmak, gazetecilerle sohbet etmek…

Cidden yorucuydu, dönüp baktığımda çok anlamlıydı. Geçen yıl gördüğüm tanıdık yüzlerle selamlaşmak, hallerini hatırlarını sormak sohbet etmek güzeldi. Brezilya’dan, İngiltere’den, İspanya’dan İngiltere’den, İran’dan tanıdıklar yüzler oradaydı. 1 sene hızla geçip gitmişti. Ömür de böyle geçip gidecekti.

1 hafta içinde çok sayıda film izledim fakat bende en çok yer edeni Rosebrush Prunning oldu. Bizi İspanya’da pasif gelirle geçinen varlıklı bir ailenin ücra bir villadaki izole yaşamına götüren filmin yönetmeni Karim Aïnouz çok güzel bir perspektif verdi. Aile bireyleri iyi yaşamak için çalışmak zorunda değillerdi. Fakat ailede biri hariç anne-baba-çocuklardan kimsenin huzuru yoktu. Reuters, abonelerine filmi operatik absürtlük başlığıyla geçti. Senarist, Lanthimos’un Lobster’ı dahil birçok filminin senaryosunu yazan Efthimis Filippou’ydu. Basın toplantısına o da geldi. Aile babasını canlandıran Pulitzerli Tracy Letts’in oyunculuğu çok üst düzeydi. Filmden önce kırmızı halıda bir hareketlenme oldu. Oyunculardan Callum Turner filme sevgilisiyle gelmişti. O gün sevgililer günüydü. Elalemin sevgilisinden banane kardeşim beni kendi sevgilim ilgilendirirdi. Fakat Callum’un sevgilisi Dua Lipa olduğu için o herkesi ilgilendiriyordu. Daha önemli bir detay şuydu. Bir gazeteci toplantıda Callum’a doğrudan sordu:

Dedikodular doğru mu? Daniel Craig’den sonraki yeni James Bond sen misin?

Callum isteksiz bir şekilde mikrofona yanaştı: Buna yorum yapmayacağım.

O sırada 60 yaşındaki Tracy Letts söze daldı: Yeni James Bond benim.

Bu espriye o kadar güldüm ki diğer gazeteciler bana dönüp “tamam komik de bokunu çıkardın” der gibi bakmaya başladılar. Yahu koca göbekli dede nasıl James Bond olacak da slim fit takımları, Tom Ford güneş gözlükleri çekip aksiyon halinde kadınlarla flört edecek. Bu hiç olacak bir iş miydi?

Bütün bu olayları filmin oyuncularından meşhur Pamela Anderson sessizlikle izliyordu. Basın toplantısına güneş gözlükleriyle geldi. Soğuk, mesafeli ama espriliydi. Hayatta çok şey görmüş geçirmişliğin tortusu az konuşma ve sarkastik nüanslarla belirginleşiyordu.

Bende iz bırakan filmlerden biri Good Luck, Have Fun, Don’t Die’nın Avrupa prömiyeri yapıldı. Büyük usta, Karayip Korsanları’nın yönetmeni Gore Verbinski’nin yönetmenlik yaptığı filmde başrol çok sevdiğim Sam Rockwell’di. The White Lotus’un yıldızı Haley Lu Richardson da tatlıydı. Bu ekip basın toplantılarında en komplekssiz birbirleriyle en güzel iletişime kurabilen ekipti. Film hayatın anlamını bulmamda pek yardımcı olmasa da eğlenceliydi. Türk yapımı 2 filmi de izledim. Sarı Mektuplar’ı da Kurtuluş’u da beğendim.

Festivalin merakla beklenen filmlerinden Sunny Dancer’da How I Met Your Mothers’ın womanizer karakteri Barney yani Neil Patrick Harris oynuyordu. Basın toplantısında Harris de yine Wim Wenders’ın düştüğü kuyuya düştü. Bu kuyuyu da hep aynı gazeteci soruyordu. Israrla her oyuncuya ve yönetmene neden siyasi mesaj vermiyorsunuz? Neden İsrail’i kınamıyorsunuz gibi sorular soruyordu. Harris, ben siyasete girmeyi sevmiyorum türünden şeyler söyleyince o da topun ağzına geldi. Kısa sürede viral oldu ve linçlendi. Sunny Dancer filmi, kanser hastası bir grup çocuğun yaz kampındaki anılarını ele alıyordu. Harris de kampın müdürüydü. Hayatın içinden bir filmdi ama maalesef bana hiç hitap etmedi. Başrolde Juliette Binoche’nin olduğu Queen At the Sea de beni yakalayamadı. Juliette, geçen ay takip ettiğim Avrupa Film Ödülleri’nin sunucusuydu. Bu filmde ileri yaşlarında bunamış bir annenin kızını canlandırıyordu. Amerikan İç Savaşı’nın hemen sonrasına dair bir kesit sunan, Almanya’da 30 yıl savaşları sonrasında geçen ilginç bir hikayesi olan A Prayer for Dying ve Rose filmleri, konuları ilgi alanlarıma girse de beni hayal kırıklığına uğrattı. Bunda en önemli sebep temponun düşüklüğüydü.

Geçen yılki Berlinale’de meşhur bestekar Lorenz Hart’ı anlatan Blue Moon filminin dünya prömiyerini izlemiş, çok beğenmiştim. Ethan Hawke’ın performansından büyülenmiştim. Şimdi Oscar’a aday. Bu yılki müzik temalı Berlinale filmi Everybody Digs Bill Evans’tan umduğumu bulamadım. Uyuşturucu etkisinde ölüme yürüyen meşhur caz piyanistinin dramı yine ağır çekimleriyle beni biraz bunalttı. Müzikal anlamda daha canlı olan bir film The Moment’dı. Böylece cehaletim de törpülendi. Daha önce hiç duymadığım dünyaca ünlü bir İngiliz pop şarkıcısını tanımış oldum. The Moment, İngiliz şarkıcı Charli XCX’in konser turunda yaşadıklarını gerçekçi bir şekilde veriyordu. Sektördeki yapay suratlarla mesainin zorluğu, tükenmişlik sendromu, şöhret yönetiminin incelikleri hiç de fena olmayan bir dille anlatılmıştı. Tek sorun ben Charli’yi fiziken hiç güzel bulmamıştım. Basın toplantısında dikkatle inceledim. Fikrim değişmedi. Filmi biraz The Weeknd’in yapımcısı olduğu The Idol dizisine benzettim.

Berlinale’nin 14 Şubat’taki partisi her yıl olduğu gibi yine Soho House’taydı. Tıpkı geçen seneki gibi DJ kabininde ünlü Alman aktör Lars Eidinger vardı. Fakat bu yıl parti nereden icap ettiyse 1. kattan -1. kattaki Red Room’a alınmıştı. Adım atacak yer, nefes alacak oksijen yoktu. Ayrıca Lars Eidinger bu işte ısrarcı olmasına rağmen DJ’lik yetenekleri çok parlak değildi. Bu nedenle 7. Katta korsan bir Berlinale partisi başladı. Lars’ın partisi bir anda out oldu. Ben bu çöküşün ayak seslerini geçen seneki Berlinale yazımda ele almıştım. Bu uzgörüyü kendi hayatıma uygulayabilseydim bugün çok farklı bir yerde olabilirdim diyemiyorum zaten olduğum yerden memnunum.

Grand Hyatt’taki basın merkezinde Berlin’in en ünlü kahve zinciri Einstein Cafe sponsor olmuştu. Tüm içecekler festival boyu basın mensuplarına ücretsizdi. Fakat bir şartla, kendi termosunu getirenlere… Einstein’dan bardak isterseniz 3 Euro ödemek gerekiyordu. Berlinale’ye ilk kez katılıp bu kuralı yeni öğrenen gazeteciler, herkes kocaman termoslarına kahveleri doldururken küçücük bardaklara 3’er Euro vermekten hiç hoşlanmadılar. En havalı altın termos ayı ödülü bana verilmeliydi çünkü benimkinin üzerinde Courchevel 1850 yazılıydı.

Berlinale Palace ve Grand Hyatt’a yakın bir mesafedeki tarihi Gropius Bau binasındaysa farklı bir alem vardı. Tarihi bina, bir fuar alanına dönüşmüştü. Yapım şirketleri, film şirketleri, dağıtımcılar, devletlerin sinema genel müdürlükleri burada stantlar kurmuşlardı. Herkes harıl harıl filmlerini pazarlıyordu. İçeride Prestij Müzik filmindeki Unkapanı’na benzer sahneler vardı. Filmlerine co-producer, yatırımcı arayanlar da bu festivaldeydi. Cebine parasını koyup bu fuara gelenler, fuardan kemik-çerçeveli gözlüklü havalı ve entel bir yapımcı olarak çıkabilirlerdi. Çeşitli filmlerin yapımcılarıyla görüştüm. Mesele şuydu: 300-400 bin TL civarı bir ücretle havalı bir filmin yan-yapımcısı olmak, sonrasında muhtelif festivallerde kaykılarak oturup kendi filmini izlemek mümkündü. Tabii nasıl söylesem bu paranın üstüne bir bardak soğuk su içmek çok olasıydı. Bu işte hope for the best, prepare for the worse prensibine bağlı kalmak gerekirdi.

Birçok ülkeyse film yapımcılarına teşvikler verdiklerini büyük puntolu afişlerle duyuruyolardı:

Yabancı bir yapımcı olarak gel, filmini benim ülkemde çek. Tüm masraflarının yüzde 30’unu ben ödeyeceğim.

Berlinale, Cannes ve Venedik’le beraber Avrupa’nın 3 büyük festivalinden en politik olanı. O yüzden her sene bu siyasi kavganın verilmesini de anlıyorum. 76 yıllık bu festivalin tarihini de Cornell Üniversitesi’nde Amerikan kapitalizmi ve Walt Disney üzerine tarih doktorası yapan Jennifer Begakis’le konuştum. Jennifer, Berlinale’nin 1951’de ilk kez yapıldığında Berlin’in Amerikan işgalinde olduğunu hatırlattı. Festivalin Amerikan teşvikiyle başladığını söyledi. Berlin-Hollywood yani Los Angeles hattını canlandırmak esas amaçtı. Tabii biraz Amerikan propagandası yapmak da amaçlardan biriydi. 1951’deki ilk festivalde Walt Disney yapımı Cindirella yani Külkedisi, en iyi müzik dalında altın ayı kazandı. Jennifer, festivalde  zaman içinde Amerikan karşıtı filmlerin de yer aldığını tespit etmiş. Mesela o.k. filmi, ABD’nin Vietnam savaşını yeren bir filmdi. Hiçbir şey kalıcı olmuyor. Yine Jennifer’dan öğreniyorum ki Amerikalılar kendi propagandasını yapmak için teşvik ettikleri festival 20 yıldan az bir sürede Almanların milli sinemalarını gösterdikleri bir vitrine dönüşüyor. Amerika’nın kültürel hegemonyası çözülüyor.

Berlinale’nin oyuncu, yönetmen, basın mensubu paydaşlarının haricinde değinmediğim bir paydaşı daha var. O da halk. Fakat Berlinale’de halk ne kadar var, orası çok tartışmalı. Basın toplantılarından çıktığımda biraz önce hemen karşımdaki oyuncular için saatlerce ayazda kırmızı halının önünde bekleyen kitleleri görünce biraz içim burkuldu. Diğer yandan Berlinale’deki filmlere bilet bulmak sıradan bir vatandaş için neredeyse mucizeydi. Sistemler kilitleniyor, biletler anında tükeniyordu. Bu maalesef her sene böyleydi. Fakat bu konuda yapılacak fazla bir şey de yoktu. Basın mensuplarınaysa filmlerin tamamı, dünya prömiyerleri ücretsizdi.

İşte benim ikinci Berlinale’m de böyle geçti gitti. Yoğun, yorucu ama mutluluk ve ilham vericiydi. Aklımda hep güzel anılar ve bir de soru kaldı. Wim Wenders, tip olarak bizim memleketteki BİM’in patronu abdestli kapitalizm Mustafa Latif Topbaş beyefendiye nasıl bu kadar benzeyebiliyordu?