Oslolu Julie

Nobel Barış Müzesi Hatırası, 21 Şubat 2026

Oslo süreci aşağı, Oslo süreci yukarı... Yıllar yılı siyasal bilimler kürsülerinde diplomasi tarihi derslerinde üstten üstten konuşuldu. 90larda İsrail’le Filistin, Oslo’da barış görüşmeleri yapmıştı da ne olmuştu? Bugün bölgede kan gövdeyi götürmüyor muydu?

Oslo sürecinin tek somut çıktısı şu olmuştu: Rahmetli Yaser Arafat’la Ehud Barak Amerikan başkanlarının Camp David’deki rustik İsviçre dağ-evi tarzı resmi yazlığını görmüş olmuştu. Ev de bir halta benzeseydi.

***

Oslo deyince akla gelen bir şey Oslo süreciyse diğeri de Nobel Barış Ödülü. Benim de Oslo’da ilk durağım orasıydı. Alfred Nobel’in hiç cinsellik yaşamadığı hatta kendisini reddeden sekreteriyle kurduğu derin arkadaşlığı bilmiyordum. Çok hoşuma gitti. İnsan bazen hiç ummadığı kişilerden etkilenebiliyor. 

Hiç okula gitmeden kestirmeden paranın peşine düşen Alfred Nobel; vasiyetinde Fizik, Kimya, Tıp, Edebiyat ödüllerini İsveç kurumlarına, Barış Ödülünü Norveç’e bırakmış. Nobel Vakfı, dinamitin mucidinden kalan birkaç milyar dolarlık serveti yönetiyor. Ticaret yapmadan, şirket kurmadan sadece finans piyasalarıyla… İşte bu vakıf; edebiyat, tıp, barış ödülü hiç fark etmiyor. Ödül kazananlara 1 milyon dolar ödül veriyor. Ödül birkaç kişiye veriliyorsa o 1 milyon dolar da üleştiriliyor.

Orhan Pamuk’un serveti de Beyoğlu’ndaki Masumiyet Müzesi binasının olduğu binanın parası da işte oradan geliyor. Adadaki evi matah bir para etmiyor. Pamuk’un annesi, 40 yaşına geldin, İstanbul Üniversitesi İletişim diplomasıyla, bu kitaplarla adam olamadın demişti.

Hiç olmazsa yarım bıraktığın mimarlık eğitimini tamamla!

Pamuk, Kara Kitap için Columbia Üniversitesi kütüphanesinde araştırma yaparken orada tarih yüksek lisansı yapan eşi Aylin Türegün’ü bulmuş, fakat Pamuk 51’ine geldiğinde Aylin Hanım, Pamuk’u boşamıştı. Çok hak veriyorum entelektüelin parasızı hiç çekilmiyor. Aylin Hanım bir 5 sene daha dişini sıkamamış. Pamuk, 56’da parayı buldu sonra da ilk iş kendine hafif meşrep bir ressam sevgili buldu. Pamuk’a Nobel ödülü alıp Batı’ya şirin gözükmeye çalıştı diye yüklenenler çok ayıp ediyorlar. Bu adamın yıllarca parasız neler çektiğini, Türkiye’de kitap telifiyle tencere kaynamayacağını bilmiyorlar. Bir keresinde Çetin Altan çıkıp şunu söyllemişti: Bu ülkede Orhan Veli neyle geçindi diye kimse sormadı.

 ***

Oslo’ya dönersek İstanbul’daki Sivaslılar, İzmir’deki Erzincanlılar, işte efendim Adana’daki Kayserililer gibi derneklerin bir benzerini Kopenhag'daki Oslolular kurmuşlardı. Norske Selskab kulübünü hayata geçiren kişi, Kopenhag’da yaşayan Norveçli bir şarap tüccarıydı. Sene 1772’ydi. Kulüp, 50 yıl sonra Oslo’ya taşınmıştı. Merkezde parlamentonun yanındaki özel bir tarihi yapıdaki kulüp yine İngilizlerin eski deyişini tatbik etmişti: Bilardosuz ve kütüphanesiz centilmen kulübü olmaz. Kulübün en ünlü üyesi Norveç edebiyatının starı Herman Wessel’di. Wessel’in en önemli oyunu Çorapsız Aşk’tı. Çorap, o dönem zenginlik göstergesi olduğundan Wessel, bu Fransız soyluluk meseleleriyle feci alay ediyordu. Norveçli genç kadın Grete, Johan’la evlenemiyordu. Sebep, Johan’ın çoraplarının olmamasıydı. Zavallı Johan bu nedenle intihar etmişti.

Kulübün üyelerinden bir başka isim Johan Nordahl Brun, Norveç’in Danimarka’nın gölgesinden çıkıp müstakil bir kimlik kazanmasında şiirleriyle etkili olmuştu. Norveç’in bağımsızlığı için hamasi şiirler yazıyordu:

Cesur ataların torunlarıyız biz,
Onların ünü kanımızda
Onların izinden yürürüz her zaman,
Onur bizim mirasımız.

Kayalık dağlar, derin vadiler,
Bize özgürlüğü öğretir.
Sert doğa içinde büyüyen halk
Boyun eğmeyi bilmez.

Ey Norveç, gururumuz sensin,
Sadakatimiz sana ait.
Gerekirse hayatımızla
Seni savunmaya hazırız.

***

Limanda konteyner mimarisiyle kurulmuş Vippa ise yeni kuşak Osloluların şehirli, yaratıcı ve çokkültürlü sesini temsil ediyordu. Bu yapı, Oslo’nun 2000 sonrası eski endüstriyel limanları yaşam alanına çevirme politikasının bir parçasıydı. Vippa’da göçmen mutfakları yan yana stantlar kurmuşlardı. Yunanlılar, İspanyollar, Çinliler, Faslılar hünerlerini sergiliyorlardı. Fiyord manzarası, yüksek tavan, tarihsel yapı, hip kültür iç içeydi.

Fakat benim dikkatimi ondan daha fazla Vippa'ya yürüme mesafesindeki Salt Art&Music çekti. Hiç böyle bir sauna görmemiştim. Genç hanımlar ve bakımlı beyler, 80 derece sıcak saunanın içinde ellerinde içkiler, Oslo fiyorduna karşı hoşça vakit geçiriyorlardı. DJ canlı müzik çalıyordu, müzikler hiç ama hiç fena değildi. Karşıda Munch’ün şehre doğru reverans yapan dikey mimarisi, Deichman kütüphanesi ve Opera Binası adeta birbirleriyle dans ediyorlardı. Salt Art&Music’in konsepti, ortodoks bir saunaya küçük dokunuşlarla nasıl çağ atlatılabileceğini gösteriyordu.

***

Zaman hızlı akıyor. Oslo’ya Lady Gaga’yı izlemek için gelmiştim. Aradan 14 sene geçmiş. Yunan filozof Epikuros’un dediği gibi olmuştu: Ölümden korkmam. Neden korkacağım? Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben olmayacağım.

İşte ben Oslo’dayken de henüz Deichman kütüphanesi yoktu. Munch müzesinin bugünkü binası yoktu. Müze eski bir binadaydı. Ama benim elimden de kurtulmak kolay değildi. İşte onlar varken de ben burada olmuştum.

14 sene sonra Munch’un eserlerine tekrar bakıyordum. Görüntüm, duygularım, beklentilerim, hayallerim, düşüncelerim her şeyim değişmişti. Acaba 14 sene sonra gelip yine bu tabloların önünde dursam ne hissedecektim. Çığlık tablosundan hiçbir zaman hoşlanmadım ama en bayıldığım resim tarzı Fovizm’e yakın resimlerinin önünde vakit geçirdim. The Girls On the Bridge resminin bir eşini Hamburg’da görmüştüm. 1927 yapımı eser benim için özeldi. Munch’un 1906 yapımı kırmızı kravatlı otoportresi de etkileyiciydi. Geç dönem anıtsal duvar resimlerini ise Oslo Üniversitesi hukuk fakültesi duvarları için yapmıştı. Bunları görmek bedavaydı ama ilginçti etrafta kimsecikler yoktu.

***

W.B. Samson pastanesinde soluklandıktan sonra akşam yemeği için Fiskeriet’e geçtim. Menünün yıldızı sarımsaklı kar yengeci gibi görünüyordu ama değildi. İmza yemeği ana yemek olarak servis edilen kod balığından mamul kremalı balık çorbasıydı.  

Yemekten sonra iki durağım vardı. Sahildeki Asya vitrini Hanami ve hemen karşısındaki The Thief Hotel barı… Hanami, beyaz yakalıların tercih ettiği bir yerdi. The Thief Hotel’se oturaklı duruşu, Nordik iç tasarımı, çaldığı Lionel Richie parçalarıyla bana daha çok hitap etti. Peki bir insan otelinin ismini neden hırsız koyardı?

Vaktiyle hırsızlar bu bölgede idam edilirlemiş. 2000 sonrası mutenalaştırma sürecinde burası da Vippa’da yapıldığı gibi bugünkü halini almıştı. Bir dönemin hırsız yatağı bugün Oslo’nun en seçkin mekanlarının bulunduğu bir marinaya dönüşmüştü.

Thief Hotel’in bir başka özelliği daha vardı. O da  Renzo Piano tasarımı Astrup Fearnley Müzesi’nin komşusu olmasıydı. Piano burada yelkenimsi bir cam çatı tasarlamış, kıvrımlı cam panelleriyle bir yelkenli teknesi referansı yapmıştı. Bina, ahşap sütunlarıyla Oslo fiyorduyla birleşip sonsuzluk hissi veriyordu. 80’lerindeki Oslolu armatör Astrup Fearnley’in finansmanıyla yapılmıştı. İstanbul Modern'in Renzo Piano'nun da katıldığı açılış gecesinde İtalyan mimarın dünyanın diğer yerlerinde yaptığı binaları gösteren bir sergisi de vardı. 3 yıl önce o resimlere bakarken bu yapıların neredeyse tamamını göreceğim nereden aklıma gelecekti?

*** 

Aile işletmeleri kurumsallaşamazslarsa genelde 3. jenerasyonda batarlar. Bereket 126 yıllık Cochs Penjonat otelin 3. kuşağı basiretli çıkmış, otel hem kurumsallaşmamış hem de batmamıştı. Ailenin kızı Anna Gyril, Oslo Üniversitesi'nden mezuniyetinden bu yana 32 yıldır otelin başındaydı. Ben de böylece bu tarihi atmosferde kalabildim.

***

Buradaki günlerimde ilk gençlik yıllarımdan beri en sevdiğim gruplardan Röyksopp'un You Don't Have a Clue, Only This Moment, Running to the Sea parçalarını dinlerken, Oslo edebiyatının başyapıtı sayılan Henrik Ibsen’in, Bir Bebek Evi'ni sesli kitap olarak araya sıkıştırdım. Ibsen okuyucuyu Oslo’daki orta-sınıf bir aileye götürüyordu. Nora’nın, banka müdürü kocasına yaranmak borca harca girmesi ve yine de ona yaranamaması, kadının eşini de çocuklarını da bırakıp kaçmasıyla noktalanmıştı. Nora ev hanımıydı. Hiç çalışmamıştı, kayda değer bir eğitimi de yoktu. Anlaşılan, kocasından bu nedenle saygı görmediğini düşünüyordu. Giderken şöyle demişti: Önce kendimi eğiteceğim.

Norveçli yönetmen Joachim Trier’in Worst Person in the World’ü ise Oslo’nun arthouse sahnesinin en tepesine oturtuluyor. Trier, geçenlerde Berlin’de düzenlenen Avrupa Film Akademisi ödüllerinde en iyi film ödülünü bir başka yapımıyla almıştı. Julie, 20’li yaşlarında tıp okurken ani bir kararla okulu bırakır. Sonra psikoloji okumaya başlar. O da olmayınca fotoğrafçılık yapmaya başlar. Kendinden 20 yaş büyük karikatürist bir sevgili bulur. Onunla da mutlu olamaz. Modern hayatın sonsuz seçenekleri arasında yönünü bulamayan bir kadın, sonunda münzevi bir fotoğrafçıya dönüşür. Mutlu değildir. Mutsuz da değildir. Artık gerçekçidir, yalnızdır ve ekmek teknesi olan fotoğraf makinesiyle başbaşadır. Umarım tüm Julie'ler için bundan sonrası daha iyi olacaktır.