23 Ocak Cuma 2025

2025 sonunda bir süre Basel’de kaldım. Şehir hakikaten biteviyeydi. Herzog de Mauron şehre estetik katmış ama ruh katamamış. Kunsthaus’ta Maurice de Vlaminck’in resimleriyle biraz neşelendim. Küçükken evimizde Fikret Mualla’nın bir tablosu vardı. Vlaminck’in resimleri Mualla’nınkilerin tıpkı basımı gibidir. Les Trois Rois otelinin barında içki içerken Ren nehrine uzun uzun baktım.
Hermann Hesse’nin burada yaşamış olduğuna şaşırmadım. Hesse bir süre sonra bu sıkıcı şehirden daha sıkıcı bir yer neresi olabilir diye düşünmüş ve Lugano gölünün kıyısındaki Montagnola’yı bulmuş. İşte Siddhartha’yı da burada yazmış.
Hesse’nin biteviyeliği göklere çıkardığı kitabında hiç de fena bir aileden gelmeyen Siddharta, her şeyi bırakıp hayatın anlamını aramanın peşine yollara düşüyor. Önce kesintisiz oruç tutup çile çeken bir tarikata katılıyor. Oradan çıkıyor bu sefer Buda’yı buluyor. Paris’teki Buddah Bar’ı değil, Hindistan’daki hakiki Buda’yı. Onun yanında bir süre kaldıktan sonra karar alıyor:
Bilgelik başkasından dinleyerek öğrenilmez. Benim kendi deneyimimi elde etmem lazım.
Siddharta’nın yolu şehre varıyor. Burada hoşlandığı Kamala’yla cinsellik yaşamak isteyince yok öyle 3 kuruşa 5 köfte yanıtını alıyor:
Evvela para kazanacaksın, adam olacaksın, bir statün olacak, bana hediyeler, iskarpinler alacaksın. Seninle ancak öyle sevişirim.
Böylece bizim münzevi Siddharta’nın ilk kez aklına para kazanmak geliyor. Bir tüccarın yanında iş öğrenip muradına eriyor. Kamala’yla beraber oluyor.
Bir süre sonra şehir düzeninden ve sevgilisinden sıkılınca bu sefer yolu Allah’ın unuttuğu bir nehrin kenarına düşüyor. Burada insanları ücret karşılığı karşıdan karşıya geçiren bir kayıkçının yanında işe başlıyor. Hayatta bu işten başka bir şey yapmayan bu adama hayranlık besliyor.
Kayıkçının hayata dair hiçbir hırsı, dünyevi arzusu yok. Sakinlikle aynı rutinle bir ömür sürüyor. Bizim Siddhartha bu adama bayılıyor. Onun yanında işe girmek için yalvarıyor ve senelerce o işi yaparak yaşıyor. Orada ihtiyarlıyor. Kamala’dan olma, şehirde büyümüş oğlu yıllar sonra babasıyla ilk karşılaşmasında yüzünü ekşitiyor ve onu derhal terk ediyor.
Bu ne biçim hayat? Sen ne biçim adamsın? Sen buna hayat mı diyorsun? Benim böyle bir hayata saygım yok.
Her işin kolayını bulmuş olan Herrman Hesse bu durumu saygıyla karşılıyor. Meğer çocuğunu sevmek, onun kendini terk etmesini bile kabullenmek ve onu yine de sevmekmiş. Kendi de Lugano gölünün kenarında 3 aşağı 5 yukarı Siddharta’ya benzer bir hayat yaşamış olan Hesse, yaşadığı hayatı anlamlı kılmak için fazla kasıyor. Kalvinist İsviçre’de, Protestan Almanya’da herkesin yaptığı gibi kapitalist bir düzende canını dişine takıp eşek gibi çalışmaya yanaşmayan Hesse, göl kenarında tükettiği minimal hayatını kurgusal bir karakter üzerinden aklıyor.
Küçük Prens, dolaştığı gezegenlerden birinde karşılaştığı dini imanı para olan iş adamını garipsemişti. Diğer bir gezegende tıpkı Siddharta’nın kayıkçısına benzeyen idealist bir fenerciyle karşılamıştı. Adam tüm ömrünü, avuçiçi kadar gezegende bir feneri yakıp söndürmeye adamıştı. Küçük Prens, iş adamının hayatını anlamsız bulmuş, fenerciye ise hayranlık duymuştu. Tıpkı Siddharta gibi…
Fakat Küçük Prens, her sikim hıyar diyenin peşinden elinde tuzla koşmamış, hayatın anlamını bulacağım diye karşısına çıkan her işe balıklama atlamamıştı. Siddharta “bakarak öğrenilmez” diyordu, Küçük Prens’se bakıp geçiyor, diyar diyar dolaşıp dersini çıkarıyordu. Acaba Siddharta’nın hayatın anlamını aradığı süreçte karşısına bir banka soyguncusu veyahut bir jigolo çıksaydı o zaman onları da mı deneyecekti bilinmez.
Peki acaba Hermann Hesse’nin 1946’da Nobel Edebiyat Ödülü’nden aldığı parayı nasıl harcadığı biliniyor muydu? 2025 Nobel Edebiyat Ödülü yaklaşık 1 milyon 250 bin dolar olduğuna göre Hesse’nin ödülü aldığı tarihte de ödül, o günün değeriyle benzer bir paraydı. Peki Siddharta romanında 1 hırka 1 lokma güzellemeleri yapan Hesse acaba bu parayı ne yapmıştı? Deli İbrahim gibi balıklara mı saçmıştı? Yoksa karıyla kızla mı yemişti? Hesse paranın bir kısmını Almanya’da doğup büyüdüğü Calw kasabasındaki okullara ve yaşlı bakım merkezlerine bağışlamış. Fakat ne kadarını bağışlamıştı? Verdiği, devede kulak mıydı yoksa aslan payını mı teberru etmişti? Rahmetli haminnem, bir konuda netlik yoksa gerçek, en kötü olasılıktır derdi. Tabii Hesse’yi hepten bir riyakar gibi göstermek haksızlık olur. İsviçre’de Lugano gölünün kıyısında Siddharta’nınkine benzer bir yaşam sürdüğü açık.
Hesse, aslında bu romanı 20’lerde kapitalist düzende mesaiye giden Batı toplumlarına alternatif olsun diye yazıyor. Diğer yandan serbest piyasa ekonomisinden başka bir yol olduğunu savunanların sonunu gördük. Sovyetler Birliği, komünizm getireceğim derken milyonlarca kişiyi gözünü kırpmadan öldürdü. Politbüro üyeleri keyif çatarken millet 3-30 maaşlarla inim inim inledi. Zaten Hesse de komünizm önermiyor. Önerdiği şey ölene kadar hiçbir şey yapmadan oturmak. Hesse’nin Siddharta’sını Meksikalılar lafı uzatmadan bir fıkraya bile çevirmişti.
Meksikalı bir köylü, göl kenarında balık tutarken yanına gelen bir Amerikalı iş adamı sormuş;
– Sen ne yapıyorsun burada?
– Balık tutuyorum, demiş balıkçı
– Neden daha büyük işler yapmıyorsun? Mesela bir iş kurmuyorsun, tuttuğun balıklar çok lezzetli, küçük bir işyeri kurabilirsin
– İş kurduktan sonra ne olacak, demiş balıkçı
– Para kazanırsın, zamanla işleri büyütürsün. Yanında birçok insan çalışır. İhracat yaparsın. Hatta New York’ta ofis tutarsın
– Sonra?
– Çok zengin olursun! Aklın alamayacağı kadar para kazanırsın
– Sonra?
– Dergilere çıkarsın, ödüller alırsın iyi bir iş adamı olarak
– Daha sonra
– Yaşlanınca da emekli olup, Meksika’da göl kenarında bir ev alıp, balık tutarak hayatını yaşarsın, demiş Amerikalı
Meksikalı cevap vermiş;
– Ben zaten onu yapıyorum, göl kenarında balık tutuyorum.
Çetin Altan’ın, 2009’da katıldığı Haydi Gel Bizimle Ol programındaki fırtına gibi performansını hala arada açıp izlerim. Büyük usta, hayatın gelip geçiciliği üzerine konuşurken ani bir çıkış yapmıştı:
Hepimiz öleceğiz de hayat denen zaman diliminde hepimiz besniyoruz, barınıyoruz, sevişiyoruz. Ölene kadar bunları kim gecekonduda yapacak, kim 5 yıldızlı otelde yapacak? İşte zaten bütün kavga oradan çıkıyor. Savaşların sebebi o.
Benzer bir mülahazayı Stanley Kubrick yapar. Menfaati için her yolu mübah sayan Barry Lyndon filminde şöyle der:
“Kral III. George’un döneminde yaşayan ve (statü için) mücadele eden tüm insanlar, iyi ya da kötü, yakışıklı ya da çirkin, zengin ya da fakir, artık hepsi eşitler.”
Çünkü öldüler. Aslında Kubrick burada, işi gücü bırakıp Siddharta gibi nehrin kenarında ölümü beklemeyi önermez. Hayatta bir şeylerin peşinden koşarken insan, Barry Lyndon kadar insanlıktan çıkmamalıdır. En azından benim anladığım oydu.
House of Cards’daki Frank-Claire Underwood çifti de yüksek idealler için hayatını boşa harcayan bir tiplemeyi gösterir. Aslında Michael Dobbs’un mesajı şudur: Beyaz Saray’daki bir oda ve erk için bu kadar kendini parçalayıp insan kılığından çıktığına değmez. Bugünlerde 80’ine gelmiş Trump da, cebinde parası Fransız Rivierası’nda keyif çatmak varken halen oradan oraya koşturuyor. Bıyığı terlemiş yeniyetme delikanlı gibi canhıraş çabalıyor.
Cevap bana göre bu ikisi arasında bir yerdir. Hayat, Frank Underwood’la Siddharta’dan ibaret değildir. Zafer, ifratla tefrit arasında debriyaj-frenle dengeyi bulanlarındır.