Stockholm’den Alacaklı

Stockholm, suyun üstünde yüzüyor gibi görünüyor ama aslında tarih, minimalizm ve estetik üzerine kurulmuş katmanlı bir sahne. Benim Stockholm günlerim de tam böyle başladı: bir kralın hesabı kapanmamış borcu, bir tarihi kulübün ağır ahşap kapıları, bir kiliseden dönme sosyal kulüp ve ormanın içine saklanmış modern bir mezarlık.

İsveç Kralı 12. Karl, yani bizim tarih kitaplarındaki adıyla Demirbaş Şarl, 1709’daki Rusya yenilgisinden sonra Osmanlı topraklarına sığındığında aslında kısa süre kalacağını düşünüyordu. Fakat bu “geçici misafirlik” beş yıl sürdü. Karl, maiyetiyle beraber Osmanlı maliyesi için ciddi bir kaleme dönüştü. O kadar ki halk arasında Karl'ın adı, Osmanlı maliyesinin demirbaş listesine kaydedilmiş gibi bir havayla Demirbaş Şarl oldu.  Osmanlı hazinesi, kralın iaşesini, maiyetini finanse etti. Ayrıca Karl’a yüksek meblağlarda borç verildi. Dönemin hesaplarına göre beş yıllık toplam yük yaklaşık bir milyon gümüş kuruşa yaklaştı ki bu, imparatorluk bütçesinde küçümsenecek bir tutar değildi.

Osmanlı bu alacağın tamamını nakit olarak tahsil edemedi. 1738’de yapılan düzenlemeyle borcun bir kısmı İsveç tarafından gemi ve silah verilmesi yoluyla kapatıldı. Bir kısmı hala duruyor.

Stockholm’deki 12. Karl heykelinde kral, eliyle bir yeri işaret ediyordu. Başımı kaldırıp işaret ettiği yöne baktığımda Svenska Handelsbanken’in tarihi merkez binasını gördüm. Bu, İsveç’in en büyük bankalarından biriydi.

Kral, acaba alacaklılara bu bankayı mı gösteriyordu? Meğer Doğu’yu yani Rusya’yı işaret ediyormuş. Ama kaderin küçük oyunları Stockholm’de sık oluyor. İki dakika sonra akşam yemeği için şehrin en köklü kulübü olan Sällskapet’teydim. Kral 16. Gustaf, Varmland Dükü Prens Carl Philip üyelerden bazılarıydı. Bu kulübün günümüzdeki başkanı Michael Zell'di. Kaderin oyunu olan şey şuydu: Bay Michael, bize borçlu olan kralın eliyle gösterdiği yerdeki bankanın şu andaki genel müdürüydü ve benimle aynı salonda yemek yiyordu. Acaba kader bana bu parayı ondan istememi mi söylüyordu? Bir an bunu düşündükten sonra vazgeçtim. Hibe etmeye karar verdim ve akşam yemeğimin tadını çıkardım.

Stockholm’ün nabzını tutan mekânlardan biri de Soho House. Burası sıradan bir kulüp değil; dönüştürülmüş 19. Yüzyıl yapımı metodist bir kilisenin içinde. Yüksek tavan, restore edilmiş vitraylar ve mekânın ortasına doğru sarkan o dramatik çok katlı avize, binanın geçmişini saklamıyor, tersine sahneye çıkarıyor. Stockholm’de minimalizm çoğu yerde mesafeli ve soğuk. Soho'daysa bilinçli bir teatral sıcaklık var. Kilisenin eski kutsal hacmi, bugün sosyalleşmenin modern ritüeline ev sahipliği yapıyor.

Şehrin gastronomik hafızası ise Östermalms Saluhall’da atıyor. 1888’de açılan bu kapalı çarşı, Stockholm’ün yemekle kurduğu ciddi ilişkiyi gösteriyor. Lisa Elmqvist’te yediğim räksmörgås yani karidesli açık sandviç, ilk bakışta sade görünüyor ama Stockholm mutfağının karakterini taşıyor. Tereyağlı ekmek tabanı, bol ve iri karidesler, mayonez bazlı ama limon ve dereotuyla dengelenmiş bir kremsi sos ve en üstteki havyar dokunuşu… Anlıyorum ki bu şehir çok basit görünen bir şeyi titiz bir ciddiyetle yapmayı seviyor.

Bir akşam üstü rotam Nybroviken kıyısındaki tarihi Strand hattına düştü. Bugün Radisson Collection Strand olan otelin kafesinde soluklandım. ABBA üyeleri, Jack Nicholson, Frank Sinatra, Audrey Hepburn bir zamanlar bu noktada durup Nybroviken koyunu izlemişlerdi. 

Tarihi Gamla Stan bölgesinde ise şehir bir anda kartpostal manzalarına dönüşüyor. Stortorget meydanındaki Nobel Prize Museum’un burada olması tesadüf değil. Burası Stockholm’ün vitrini, İsveç’in kendini dünyaya anlattığı tarih sahnesi. Aynı gün Sergelstorg’dan geçerken Edvin Öhrström’ün cam obeliski, kristal dikilitaşı, modern Stockholm’ün ışıklı totemi gibi yükseliyordu. Şehirde herkesin sevmediği ama görmezden de gelemediği simgelerinden biri.

Konakladığım otel Scandic Anglais ise Stureplan’ın enerjisini birebir taşıyan bir merkezdi. Etkileyici lobi alanı, akşam saatlerinde sosyal bir geçiş alanına dönüşüyor, DJ setleriyle otel ile gece hayatı arasındaki çizgi bilerek bulanık bırakılmış. Stockholm’deki özel duraklarımdan biri de Birger Jarlsgatan’daki Riche restorandı. Burası 1893’ten beri Stockholm sosyetesinin değişmeyen adreslerinden biri. Masaya gelen sarımsaklı-safranlı rouille soslu ve comté peynirli kalkan balığı çorbası tam Fransız tekniği, hemen ardından gelen köfteler de İsveç’in ulusal comfort tabağıydı. Seçimlerimle aynı masada Paris inceliğiyle İskandinav ev yemeğini buluşturmuştum. 

Ertesi gün ikonik iç mimari ve tasarım mağazası Svenskt Tenn’e uğradım. 1924’te kurulan bu marka, Josef Frank’le İskandinav minimalizmine sessiz ama köklü bir başkaldırı yapmıştı. Stockholm’ün buz gibi geometrik sadeliğine karşı Frank’ın botanik patlamaları, organik desenleri ve sıcak renkleri içeriyi bir çiçek bahçesine çevirmişti. İşte bu, IKEA’nın demokratik sadeliğine karşı daha aristokratik, daha butik bir İsveç yorumuydu. Başka bir yerde olsa bu kadar etkilenmezdim ama Frank bunu İsveç'te yapmıştı.

Fotografiska müzesindeyse Magnum Photos'un efsane fotoğraçısı Elliott Erwitt'in sergisi vardı. Erwitt'in Jackie Kennedy, Nikson-Kruşçev fotoğraflarının yanında şu söylediği ilginçti: İçe dönük biriyim, parçası olmaya çekindiğim hayatları uzaktan fotoğraflamak daha kolaydı. O yüzden onu seçtim.

Şehrin en güçlü mimari deneyimi ise Skogskyrkogården’da yaşanıyordu. Tüm dünyada UNESCO listesinde yer alan tek örnek olan bu modern mezarlık, klasik mezarlık fikrini tamamen tersyüz ediyor. İnsanların yürüyüş yaptığı, vakit geçirdiği bir alana dönüşüyor. Mimar Asplund ve Lewerentz’in tasarladığı bu peyzajda mezarlar doğanın içine gömülmüş. Mimari bağırmıyor, fısıldıyor. Burada iki isim özellikle dikkat çekiyor. Elektronik müziğin “commercial” yıldızı Avicii, 2018’deki ölümünden sonra burada toprağa verildi. Onu 2012 Mayıs’ında Suadiye’de izlemiş biri olarak mezarı başında durmak tuhaf bir zaman kırılmasıydı.

Aynı mezarlıkta İsveçli oyuncu Greta Garbo’nun da kabrini gördüm. En önemli filmi sayılan Camille'yi de bu gezimde izledim. Pretty Woman'da hayat kadınını canlandıran Julia Roberts'ın mutlu sonunun aksine, Garbo'nun oynadığı hayat kadını, aşkının aristokrat ailesi tarafından istenmemişti. Garbo’nun hikâyesi Stockholm’le sınırlı değil. İstanbul’la da kesişiyor. 1924’te Pera Palas'ta yaklaşık elli gün konaklamış.

İsveç’in edebî ruhunu anlamak isteyenlerin yolu ise Selma Lagerlöf’ün kitabı Gösta Berling’in Efsanesi’nden geçiyor. Yakışıklı ama iradesiz bir papazın düşüşü, esrarengiz bir malikanede yaşadığı savrulmalar, kadınlarla kurduğu dengesiz ilişkiler ve sorumsuzluğun kaçınılmaz bedeli… İsveçliler bu romanı boşuna başyapıt mertebesine çıkarmamış. Lagerlöf de zaten bu eserle dünya sahnesine yürüyüp 1909’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış.

Ve bütün bu Stockholm hikâyesini zihnimde bağlayan film, Ingmar Bergman’ın başyapıtı The Seventh Seal oldu. Haçlı seferlerinden dönen Antonius Block’un Ölüm’le satranç oynaması… Sonucu baştan belli bir oyun. Hayat da belki o satrancın uzun bir versiyonu. Antonius Block gibi, ölmeden önce o anlamı bulanlar şanslı ölecekler.