Kışı Courchevel’de Uğurlarken*

9 Şubat Pazartesi 2026

Marbella’daki Puerto Banus marinası, Instagram hesabından 5 Şubat 2026’da kült bir post attı:

Kötü bir haberim var: Her şey geçici. Ama bu aynı zamanda iyi haber. Yani eğer işler yolunda gidiyorsa, tadını çıkar! Çünkü bir gün bitecek. Ve eğer işler kötüyse o zaman da sakın üzülme. O da bir gün bitecek.

80 yıllık Courchevel de elbet bir gün bitecek ama o güne kadar dünyanın en sükseli 5 kayak merkezinden biri olmaya devam edecek. St. Moritz’in tradisyonel dinginliğine karşı Courchevel’in yüksek temposu sürüp gidecek.

Fransızların veciz Laissez-faire, laissez-passer yani bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler prensibi, tüm dünyaya liberalizm dersleri vermişti. Yani tüm ekonomik faaliyetler piyasaya bırakılsın.  Girişimciler istediğini yapsın. Devlet ticaretten sanayiden çekilsin. Fransızlar bunu böyle demişti ama gel gör ki Courchevelle’i 1946’da devlet eliyle kurmuşlardı.

St. Moritz’deki o ilk oteli kuran kurt turizmci Johannes Badrutt gibi bir karakter burada yoktu. Courchevel’de özel sektör, kendi kendine peydah olmamıştı. Para her zaman lazımdı ama savaş sonrasında daha çok lazımdı. Amerikan Marshall yardımları bir yere kadardı. İşte böylece devlet, bir Courchevel yaratıp parlatmaya karar verdi. İlk 40 yılında buranın ziyaretçi profili ekseriyetle Batı Avrupalıydı.

Courchevel’in old money, aristokratik geçmişi olduğu laflarıysa tamamen tezvirattı. Eğer aristokrat geçmişten kasıt Kate Middleton’la Prens William’ın her yıl buraya mutat şekilde kayağa gelmeleriyse 1 çiçekle yaz gelmezdi. Doğru… Çift geçen ay buradaydı. Hatta Daily Mail, çifti 74 Euro’ya jambonlu peynirli tost satılan restoranlarda yemek yiyor diye çok ayıplamıştı. İngiltere dediğin yer mevzuatta taç toprağı değil miydi? Yani gazeteci, mekânın sahibine hesap soruyordu. Jambonlu tostu Kral’ın oğlu yemeyecek de kim yiyecekti?

Her neyse Courchevel’in olayı aslında tam olarak new money’di. 90-91 yılları… Komünizm çökmüş, Gorbaçov, Pizza Hut’ta yemeye başlamıştı. Rusya’da devlet şirketleri, muvazaalı özelleştirmelerle oligark takımına verilmişti. Courchevel’in yıldızını parlatanlar işte bu Ruslardı.

Putin 2000’den beri iktidardaydı ama o Soçi’de kayıyordu. Courchevel’e gelmek nasip olmamıştı. Halbuki haraca bağladığı new money oligarklar, kabaca 15 sene burada şampanyalı-kürklü Apres-ski partilerinde günlerini gün etmişlerdi. Marbella’daki marinanın söylediği gibi bu da elbette bir gün bitecekti de bunlarınki çok çabuk bitivermişti. Putin 2014’te Kırım’ı işgal etti. Yaptırımlar, izolasyon derken Ruslar dönülmez akşamın ufkunda Courchevel’den ayak düşürdüler. Devletin parasıyla gelenlerin Sindirella faytonu bal kabağına dönüşmüştü. Bundan sonra onlar da Putin’le beraber Soçi’de kayacaklardı.

Fakat Allah bir kapıyı kapar bir kapıyı açardı. Doğa boşluk kaldırmazdı. Alp dağları hiç kaldırmazdı. Dağ aynı dağdı ama pistler inenler değişivermişti. Rusların boşluğunu Körfez ülkelerinin Arap zenginleri doldurdu. İşte buradaki Arap tatilcilerin hikayesi de buydu. O yüzden otelin saunasındaki hoşsohbet Riyadlı, bana İstanbul Emaar Rezidans’ta ve Venezia Mall’deki dairelerini anlatıyordu. Bu kadar paranın içinde insan kalkıp da Örnek Mahallesi’nden, Gaziosmanpaşa’dan daire alır mıydı?

Apres-ski parti işlerinin esas yeri öteden beri Cap Horn, Bagatella ve Baies restoranlarıydı. St. Moritz bile bu işi Courchevel’den öğrenmişti. Bunlara uyup aristokrat geleneğini sulandırmıştı da Paradiso 1998’de öyle kurulmuştu. Halbuki Courchevel’de her yer Paradiso’ydu. İşte misal Cap Horn’un tevellütü 1954’tü. Bu apres-ski restoranların hepsi de birbirlerine pist yoluyla bağlıydı ama doğru pisti-lifti bulmak kolay değildi. Navigasyona bakarak otomobili herkes kullanırdı. Esas olay tek elde navigasyon, board üzerinde yolculuktu. Boardu yeşil Bursa’nın dağlarında ufak yaşlarda öğrendiğimden bu işleri kolaylıkla kotardım. Her şeyi anladım ama apres ski partilerinde koca koca adamların ayakkabılarla beyaz örtülü masaların tepelerine çıkıp sabahlar olmasın danslarının manasını hala anlayamadım. Bir gün bir yerde Courchevel kaymakamına falan denk gelirsem soracağım.

Bu restoranların dünya çapında en bilineni Cap Horn’daki yemekler çok tuzluydu. Parasını demiyorum hakikaten tuzluydu. Bu kadar tuzu yiyen ihtiyar delikanlıların Allah korusun tansiyondan yanlarındaki genç sevgililerini bırakıp öbür dünyaya gitme tehlikesi vardı. Old-money geleneğe sahip bir yer sanılan Courchevel’in göz bebeği Cap Horn’un eşantiyon mağazasındaki şapkaların üzerindeyse şöyle şeyler yazıyordu: Make money-not friends, Bad Girl, Bitch I’m Back.

Cap Horn’un kapısındaki siyahi bodyguardı bir yerden gözüm ısırıyordu ama nereden olabilirdi? Acaba İstanbul’da mı çalışmıştı ya da Berlin’den mi aşinalık vardı? Halbuki çok uzağa gitmeye gerek yoktu. Cap Horn, bir gece önce gittiğim Django gece kulübüyle aynı grubundu. Bu beyefendiye ihtimal tek maaşla 2 kapıya birden baktırıyorlardı. Bir yandan DJ’in çaldığı parçadan Martin Luther King’in I have a dream sample’ları yükseliyordu. Herhalde Dr. King’in 60’larda Amerika’da gördüğü rüya böyle bir şey değildi. Ben o rüyayı St. Moritz’de de görmüştüm. Gündüz Moncler’in dükkanında tezgahtarlık yapan siyahi, akşam gece kulübünde sizi içeri buyur ediveriyordu.

Cap Horn, müzikalite anlamında diğer mekanlardan ayrışıyordu. Bir de Akdeniz restoranı Salto’da çalan DJ’in parçaları dikkatimi çekti. Gece hayatının döndüğü La Mangeoire, La Ferme Saint Amour, keza Django kulüplerinin üçünde de müzikler Allah affetsin yüzüne bakılacak gibi değillerdi. Buradan tabii kimsenin derdinin iyi müzik olmadığı da ortaya çıkıyordu. Aksi olsaydı piyasa buna mutlaka cevap verirdi.

Courchevel’in La Croisette meydanındaki Le Tremplin restoran ve önünde doğaya meydan okuyan cam küreden fanusu, hemen yanındaki Moncler, Hermes, Rolex, Dior, LV gibi markalarla gelenlere nerede olduklarını hatırlatıyordu. En gözde mekanlardan Lulu’da bir masa kapmak, deveye kayakla hendek atlatmaktan daha zordu.

2026’da 80. Yılını kutlayan Courchevel’de ilginç bir açık artırma yapılıyordu. 94-2005 arası kullanılan kayak teleferik kabinleri artık ömürlerini doldurmuştu. Yeni kabinler üzerlerinde en kocaman puntolarla Moncler yazılı şekilde devreye alınmıştı. İşte şimdi bu 160 emekli kabin, tanesi 2-4 bin Euro arasında satılıyordu. Peki Allah’ın hurdaya çıkmış teleferik kabini, kimin ne işini görecekti? Ama öyle dememek lazımdı.

Üzerinde Courchevel yazılı bu kabinleri kimi otelinin terasına koyacak, kimi restoranının bahçesine yerleştirecek ya da üstünü bir torna atölyesinde CNC tezgahta kestirip retro bir oturma alanına çevirecekti:

Buyrun efendim menümüz… Kahvemiz 4.5 Euro, ama Courchevel’in emekli kabininde içerseniz 7 Euro…

Gitmiş kadar olursunuz. Nasıl olsa aynı şey.

Frenkler bu laflarla kaşla göz arasında müzayededen 330 bin Euro toplayıvermişti. Alıcılar ABD, Türkiye, İngiltere, Katar’dan çıkmıştı. Bu taka tukaları alıp bir de oralara nakliye edeceklerdi.

Şuradan bir tane anahtarlık alırken yayıntı olur-başıma bela olur diye 40 kere düşünen biri olarak bu tenekelerin peynir ekmek gibi satıldıklarını görmek bana tebessüm ettirdi. İşte marka değeri böyle bir şeydi. Herhalde hurda kabinleri paraya çevirmek gibi kurnaz bir fikir şu Alp dağlarındaki tilkilerin bile aklına gelmezdi. Bu da bana alla Franga usül çok hoş bir Courchevel dersi oldu. Ama buradan alınacak daha çok insanlık dersi vardı. Yere göğe yazılan Courchevel 1850 lafları, gelenleri sanki 150 senelik bir tarihsel yolculuğun parçası gibi hissettiriyordu. Halbuki 1850, Courchevel’in kuruluş tarihi değil yerden yüksekliğinin metresiydi. Frenkler markanın ismi olarak kurulduğu yıl olan 1946’yı yazacaklarına, 1850 metreyi kerteriz alıp Courchevel 1850 deyivermişlerdi. Yalan mıydı? Değildi. Peki bunun kaç kişi farkındaydı? O ayrı konuydu, açıp baksalardı. Bu da ikinci dersti. İşte bu duygu ve düşüncelerle pırıl pırıl gökyüzünün altında 2026 kışını uğurladım.

* Bu yazının daha light bir versiyonunu Forbes Türkiye için yazdım.