Magnum Photos’la İstanbul

İstanbul'da ilk kez kaldığım tarihi Pera Palace otelindeki görevliler, oteldeki yabancı misafirlerin özellikle o sergiyi tercih ettiklerini söylediler. Payitaht'taki günlerimde beni heyecanlandıran unsur dünya standartlarında kalkanlarıyla maruf, fiyatlarından dolayı dar ama alım gücü yüksek bir grup tarafından sevilen ama geniş kitlelerce nefret edilen Balıkçı Kahraman'da yiyeceğim akşam yemeğiyken bu sergi heyecanıma bonus oldu. Magnum Photos kurucularından Robert Capa’nın fotoğraflarının İstanbul’da sergilendiğini öğrenince sevindim. Hayat her dönem herkes için zor ama 1930’larda Yahudi olanlar için daha zor. Ara Güler müzesinde Robert Capa’nın objektiflerinde Picasso’nun Fransa sahillerinden, Kopenhag’da Troçki’nin devrimci konuşmalarına, D-day’den Ingrid Bergman’a renkli bir tur attım. Yağmurlu bir günde İstanbul’daki kısıtlı zamanımdan bir bölümü işgal etmeyi sonuna kadar hakediyordu. Hayat her dönem herkes için zor ama 1930’larda Yahudi olanlar için daha zor. Ara Güler müzesinde Robert Capa’nın objektiflerinde Picasso’nun Fransa sahillerinden, Kopenhag’da Troçki’nin devrimci konuşmalarına, D-day’den Ingrid Bergman’a renkli bir tur attım. Yağmurlu bir günde İstanbul’daki kısıtlı zamanımdan bir bölümü işgal etmeyi sonuna kadar hakediyordu.

1913 Budapeşte doğumlu Endre Friedmann solcu faaliyetlerden dolayı Macaristan’dan kaçmış, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştu. 1931’de Berlin’e yerleşmiş, 2 yıl sonra Hitler iktidara gelince Paris’e kaçmıştı.

Yolu Paris’e düşünce daha süslü bir isim ihtiyacı hasıl olmuş, Robert Capa ismini burada seçmişti. Paris, bohem ve serkeş Endre’yi yontmuş, saçlarını kestirip, üstüne takım elbise geçirmesini sağlamıştı.

Hafiften dolandırıcı bir yanı da vardı. En sükse yapan fotoğrafı Falling Soldier, aslında spontane değil kurguydu. Haberim yokmuş gibi çek panpa ekolünün köşetaşlarındandı. 1936’da İspanya İç Savaşı’nda çekmişti. Fotoğraf kurguydu ama bir şey gerçekti; Robert’in ölümden korkusu yoktu. Çünkü Macaristan doğumlu, 30’larda yaşayan, yoksul aileden doğma bir Yahudi olarak kaybedecek bir şeyi yoktu. Necip Fazıl, bir gün Çetin Altan’a dönüp şöyle deyivermişti:

Çetinciğim ben yere düşemem. Niye biliyor musun?

Niye?

Çünkü zaten yerde oturuyorum.

Fotoğraf çekmek falan iyiydi hoştu ama para getirmiyordu. Çalışma freelance düzendeydi. Gelir istikrarlı olmuyor, hayat düzene girmiyordu. Gelirleri çeşitlendirmenin yolu bu kez belgeselcilikte arandı. Çin-Japon savaşının belgeselini Fransız The March of Times serisi için çeken ekipte kameraman olarak çalıştı. Türkiye’ye de yolu aynı belgesel serisi için düşecekti. Robert, arta kalan zamanda fırsat bu fırsat fotoğraflar da çekecekti. Buradaki Türkiye fotoğrafları, işte o fotoğraflardı.

İkinci savaşın patlamasıyla ABD’ye kaçan Robert, buraya kapağı atmek için Toni Sorel’le dümenden bir evlilik yaptı. 1944’te savaşı bitiren Normandiya Çıkarması’nı fotoğraflamak için tekrar Avrupa’ya döndü. Fotoğraf literatürüne burada çektiği 11 kareyle girdi: The Magnificient Eleven. Yahudi kökenli Steven Spielberg, Erryan'ı Kurtarmak’ı bu karelerden ilhamle yönetti.

1948’de İsrail’in kuruluşu sırasında yerinden fotoğraflar çekti. 1947’de yolu İstanbul ve Ankara’ya düştü. Anadolu kırsalındaki hayatı, Galata’yı, Ayasofya’yı, Sultanahmet’i, Yedikule hisarını, Rumelihisarını, Haliç’teki sandalları, Tahtakale’yi fotoğrafladı. İnönü’yü Ankara Hipodram’da, Ürdün Kralı’nın Türk genelkurmay başkanıyla görüşmesini yine Ankara’da çekti.

Gerçek bir savaş fotoğrafçısı, her türden tehlikenin içine gövdesiyle giren Robert’e de diğer testilerle aynı şey olmuştu. Su testisi su yolunda kırılmıştı ama okyanusu geçip derede boğulmuştu. Kıyamet gibi tehlikelerin içinden tereyağından kıl çeker gibi çıkan Robert, 1954’te Vietnam’da bastığı bir mayınla kozmosla son hesaplaşmasını yaptı.