Eskiden kadınlar serseri erkeklerle eğlenir, efendi adamlarla evlenirlerdi. Tersi de geçerliydi. Aynı kategorizasyonu şehirlere uygulasak Abu Dabi, salih bir şehir olurdu. Mayasında sakinlik vardı. Neşeli Dubai’ye 1,5 saat karayolu mesafesindeki bu başkent, BAE petrolünün yüzde 90’ınını kontrol ediyordu. Dubai, para kazanıyordu, Abu Dabi paranın sahibiydi. Para sahibi olmanın getirdiği eforsuzluk ifadesi yüzüne vuruyordu.
Geçenlerde New Yorker’da ya da Monocle’da okuduğum bir makalede, Malaga’nın 20 senelik belediye başkanı Francisco Torre anlatılıyordu. Malaga sahiline oturttuğu Centre Pompidou’nun renkli küpünü geçen yaz görmüştüm. Tabii her şey parasıylaydı. Torre'nin o küpün orada olması için belediye bütçesinden Centre Pompidou’ya her yıl ödeme yaptığı gibi Abu Dabi de yine bir Frenk kurumuna böyle bir ödemeyi yapıyordu.
O kurumun adı da Louvre’du. Abu Dabi Louvre müzesinin deniz üstünde medinayı, yani bir Arap şehri dokusunu müthiş işleyen Pritzker ödüllü Fransız mimarın marifetine yapılan iltifatlar yerindeydi. Beyaz pavyonları su ve gölge oyunlarıyla birleştirmiş ama en önemlisi güneş ışığını mimariye dönüştürmüştü. Louvre’da geçici bir Picasso sergisi vardı. Kalıcı sergileri Orta Doğu eserlerine yer vermişti. Louvre’a yakın mesafedeki Saadiyat Beach Club, Abu Dabi’nin denize girmek için en havalı noktalarından biriydi. Cabanalar, açık havuz, plaj, müzikle yaratılan hava Abu Dabi standartlarında en eğlenceli sahnelerinden biriydi.
Gezegenin en geniş el dokuma halısının bulunduğu, dünyanın en büyük camisi, 40 bin kişi kapasiteli Şeyh Zayed Camii’de namaz kılmak farklı bir huzur veriyordu. Camiideki su yansımalarındaki ikonik görüntülerle fotoğraf çekilmek zararsızdı. Fakat füzelerden kurtulup, zıvanasından çıkabilecek ürkütücü devlikte Swarovski avizelerinin altında can vermek istemezdim. Allah'ın eviydi ama şeytan doldururdu. Bu ihtimale karşı bu dev avizelerin altlarından pek geçmemeye dikkat ettim.
BAE toprakları, 1971’e kadar İngiliz sömürgesiydi. Geçmişi olmayan bir devletti. O yüzden tarihi bir sarayı da yoktu. Başkanlık sarayları Qasr El Watan’ın yapım yılı 2017’diydi. Neo-islamik mimarinin yine dünyanın en büyük kubbelerinden biri buradaydı. Uçsuz bucaksız beyaz mermerli sarayda İslam düşünce tarihi kitapları, kusursuz simetriler, diplomatik hediyeler vardı.
Ona biraz yakın mesafedeyse Emirates Palace vardı. 2005 tarihli bu saray bugün Mandarin Otel tarafından işletiliyor. Kilometrelerce uzanan dev sahili, mermer-altın kombinasyonu, dev avluları otelden çok kraliyet kompleksine benziyordu. Hemen girişte su şelalelerinin yamacındaki Fountain Cafe’de helal Arap kokteylleri içtim. İçeride 10’un üzerinde restoran seçeneği vardı ama bunlardan en özeli, günbatımının izlenebildiği Portekiz lokantası Tasca by Jose Avillez’di. Yemek sonrası yakın mesafedeki Etihad Tower’ın 60. Katındaki Ray’s Bar ise maalesef İran’ın füze saldırıları nedeniyle kapalıydı.
Abu Dabi akşamları hareketli değildi. Yas Island’daki marina, buranın en modern ve düzenli sahil yaşam alanlarından biri. Lüks yatların sıralandığı, etrafında restoranlar, barlar ve yürüyüş alanlarının bulunduğu kompakt ama estetik bir waterfront... Dubai kadar kaotik değil, daha kontrollü ve sakin bir vibe’ı var. Hemen yanındaki Yas Marina Circuit ise Formula 1’in en ikonik gece yarışlarından birine ev sahipliği yapan, denizin kenarından geçip marina etrafında dönen ultra modern bir pist… Buranın olayı sadece yarış değil, mimari ve deneyim. Pistin tam üzerinde köprü gibi duran W Hotel Abu Dhabi’de bu deneyim, “pist manzaralı seyirlik lükse” dönüşüyor. Yine yakın bir mesafede Abu Dabi’de Saadiyat Beach’ten sonraki beach club tercihi olması gereken Yas Beach Club vardı.
Benim için Abu Dabi’nin en güzel yanıysa kaldığım Wyndham otel, Fishmarket ve The Club üçgeniydi. Dubai’den sonra yarı yarıya fiyatlara yüksek standartlar sunan Wyndham'dan yürüme mesafesindeki Mina Zayed balık pazarı; istakoz, karides, kalamar, balık deryasıydı. Fiyatlar hem makuldu hem de pişirme imkânı vardı. Kilosu 25 euroya istakoz satılan bir pazar, yürüme mesafesinde olunca Abu Dabi’de kaldığım neredeyse her Allah’ın günü, istakozdan sıkılana kadar buraya uğramak zorunda kaldım.
Yürüme mesafesindeki bir başka önemli nokta, The Club’dı. 1962’de kurulan bu özel üyelikli kulüp; tenis kortları, özel plajı, açık mavi denizi, havuzları, 11 farklı restoranı, kuzudan danaya nadir gördüğüm bolluktaki açık büfe iftarları, canlı müzik programlarıyla Abu Dabi’deki ikinci evim oldu. Bu arazi, 1962’de Şeyh Zayed Al Nahyan tarafından kulübe bağışlanmıştı. O dönem bölge halen İngiltere kontrolündeydi. Nitekim bu kulüp de İngilizler tarafından kurulmuştu. Üye profili de ekseriyet İngiliz expat ailelerdi. O nedenle uzak mesafelerden dönüşlerimde taksiciler, the Club deyince soruyorlardı: British Club mı? Halbuki kulübün orijinal isminde British yoktu. Ama orası British diye bellenmişti.
Abu Dabi çok huzurluydu ama mezarda dinlenmek için çok vakit olacaktı. O nedenle Dubai’ye dönmekte fayda vardı. Çünkü Avrupa'da güneş açana kadar Dubai’de güneş batmazdı.