Atatürk, İran Şahı’na reformlarını anlatıyordu. Türkiye ziyareti şerefine bir de opera besteletti. Temsilden sonra Atatürk, Şah’a sordu.
Sayın Şah, en çok hangi bölümü beğendiniz?
İlk bölümü…
Atatürk sanatçılara döndü.
Hemen bir daha oynayın o ilk bölümü!
Sanatçılar oynadı, enstrümanları tutan eller hareketlendi.
Fakat Şah’ın suratı memnuniyetsizleşiverdi.
Yok bu değil ondan önceki…
Allah Allah hangisini kastediyor acaba falan derken…
Meğer temsilden önce alıştırma, akor yapıyorlar ya orasını beğenmiş Şah.
***
İşte bana da Kopenhag’daki Michelin-listed Kanale restoranda en çok hangi yemeği beğendiğim sorulunca aynı şeyi söyledim.
İlk geleni…
Yani ekmeği…
Nimete asla saygısızlık yapmak istemem. Ama böğürtlenli, patlıcanlı, pancar soslu geyik etinin de tereyağlı kalamarın da, hindistan cevizli karamelli Drommekage tatlısının da pek tadı yoktu.
***
Daha kısa pantolonlu talebeydim. Türkiye-AB derslerinde Kopenhag Kriterleri’ni öğreniyorduk. 40 yaşıma geldim. Türkiye hala AB’ye üye olacak da biz göreceğiz. Geçen aylarda Erdoğan, Merz’le basın toplantısında şöyle dedi:
Onların Kopenhag Kriterleri varsa bizim de Ankara kriterlerimiz var.
Halbuki Türkiye’nin AB’yle yürüttüğü şeyin sadece adı müzakere… Tam adıyla katılım müzakereleri… Yoksa ortada bizim bildiğimiz türden karşılıklı müzakere edilen bir şey yok. Yani Avrupalılar işin adına kibarlıktan müzakere demişler.
Yoksa ortada Kopenhag Kriterleri ve ayrıca 35 fasıllık bir kriter seti var. AB’ye üyelik başvurusu kabul edilen devletler, bu kriterleri uygulamak zorunda.
Bir kulübe kendi kendine üyelik başvurusu yapan birisinin o kulübe herhangi bir kriterini dayatabildiği nerede görülmüş Allah billah aşkına?
Müteveffa Prof. Burhan Kuzu, AB’nin Türkiye hakkında yazdığı menfi ilerleme raporlarını beğenmeyip canlı yayında çöpe atardı. Yani sen çöpe attın diye o raporlar geçersiz mi oluyor? Bak sen ahirete irtihal ettin, Türkiye hala kapıda bekliyor.
***
Türk milletine yıllardır anlatılan cici Avrupa Birliği masallarından daha gerçekçi bir masalı Kopenhag Limanı’na karşı Nordik mimarisi yapısına konuşlanmış Soho House’ta okudum. Kopenhaglı Andersen’in meşhur masalında prenses Deniz Kızı, nereden icap ettiyse karadaki bir prense tutulup olmadık bir adamın peşinde önce dilsiz olmayı ve kuyruğunun yerine bacaklarının çıkmasını kabul ediyordu. Sonra da hayatını kaybediyordu. Bu aşk denen şeyin de 2 kanatlı bir kuş olduğunu kanatlardan birinin duyguysa diğerinin mantık olduğunu, deniz kızının annesi olan dul kraliçe ona iyi izah edememiş. Bedeli de ağır olmuş. Andersen’in masalı böyle bitmiş. Prens de üstelik kendi hayatını borçlu olduğu deniz kızıyla değil başka bir kızla evlenmiş. Fakat Walt Disney, bu masalı çizgi film yaparken hikâyeyi mutlu sona çevirivermiş. Filmin sonunda deniz kızıyla prens evleniyorlar. Walt Disney idarecileri, ihtimal masalı izleyen bütün genç kızlar, olmayacak adamların peşlerinden gidip kendilerini heder etsinler diye masalın DNA’sıyla oynamışlardı. Yahu Andersen onu öyle yazmayı acaba bilmiyor muydu da bu iş size mi düşmüştü?
Masal, pek iç açıcı değilse de Andersen’in oturduğu Nyhavn bölgesindeki rengarenk binaların uyumu çok hoştu. Limanın farklı bir bölümündeyse Carlsberg’in patronlarından biri işte bu meşhur deniz kızının heykelini yaptırmıştı. Heykel gerçekten çok zarifti. Bira patronu, bunu Küçük Deniz Kızı’nı canlandıran bir balerinden etkilenerek yaptırmıştı. Yüz balerine ait, vücut ise eşinindi. Yani böylece eşini de göğüsleri üryan bir şekilde ölümsüzleştirmişti.
Kopenhag’lı hesapsız deniz kızının hikayesi bir yana, mimar Rem Koolhas’ın aynı denizin kıyısında üst üste, yan yana kaydırılmış cam kutularla yaptığı geometrik dans çok daha akılcı, statiğe ve matematiğe dayanıyordu. BLOX binasının ruhu, duygusu yok muydu? Elbette vardı. İlla bir ilham alınacaksa Koolhas’ın binasından alınabilirdi.
Dan sanatının Alman romantizminden etkilendiğini bilmiyordum. Hatta Dan sanatı nedir onu da bilmiyordum. Devlet Sanat Müzesi koleksiyonundaki Johan Christian Dahl, Eric Paulsen eserlerinde, Caspar David’den ilhamla farklı deniz manzarası resimleri vardı. Benim ilgimi Dan sanatından daha çok serinin diğer parçalarını dünyanın farklı yerlerinde gördüğüm Henri Matisse’in Odalisque tabloları çekti. Osmanlı kültüründeki odalık müessesesi, belli ki Matisse’in kafasını çok karıştırmıştı. Halbuki kafa karışacak bir şey yoktu.
Vaktiyle, çok iyi siyasi tarih bilen, hazır-cevap, müthiş zeki Londra büyükelçimiz Keçeçizade Fuad Paşa’ya Londra’da sormuşlardı:
Fuad Bey, sizin memlekette erkeklerin hem karıları hem odalıkları var. O şekilde ayıp olmuyor mu?
Efendim hiç ayıp değil. Sizde de aynı şey var. Tek fark, siz gizli yapıyorsunuz, biz açıktan yapıyoruz.
***
Algı, gerçeğin önüne geçince bu tip şeyler olabiliyordu. Hatta basit bir tenkitten daha büyük felaketler olabilirdi. Lars von Trier’in, Dogme 95 akımını birlikte başlattığı Thomas Vintenberg, The Hunt’ta bunu güzel anlatmıştı. Yoksa hakikatte mazbut bir anaokulu öğretmeni olan Lucas, kız öğrencisine pipisini göstermemişti.
Peki dini inanç, etik duygusunun önüne geçerse ne olurdu? Onu da Danimarkalı filozof Soren Kierkegaard’ın klasiği Korku ve Titreme’den öğrendik. Alman filozof Hegel’e göre etik, evrenseldi. Lamı cimi olmazdı. Soren’se tam tersini söylüyordu. Etik, inanç yüzünden askıya alınabilirdi. İşte Hz. İbrahim, oğlunu Allah için kurban etmeye hazırdı. Yani Peygamber için geçerli olan şey, herkes için mi geçerli olacaktı?
Danimarkalı mutfak gereçleri tasarımcısı Eva Solo’nun yarısı deri bardaklarını uzun süreden beri çok beğeniyorum. Kopenhag’da farklı modellerini inceledim. Mimar Arno Jacobsen ise meşhur sandalyelerini meğer Dan Merkez Bankası için tasarlamış. Sandalyelerden daha çok AJ Bestik çatal bıçak serisini beğendim. 1957’de böyle bir tasarımı yapabilen bir zihne gıpta ettim.
Cam ve çelikten yapılmış yan yana 2 çağdaş pazar salonu Torvehallerne’de deniz ürünleri standlarında istakozların adı vardı ama kendisi tabaklarda yoktu. Atina’da, Londra’da yediğim bir daha da aramayacağım soğuk roll istakoz sandviçlerle işi geçiştirme vardı. Danlar bu oyuna gelmemişler, ellerine Morina balığından yapma fish&chipslerini alıvermişlerdi.
Kopenhag’da en dikkatimi çeken şeylerden biri, Olifur Eliasson’un yine iç liman hattında yaptığı Circle Bridge’di. Münih’te KPMG binasındaki ikonik merdivenindeki izleri hissettim. Eliasson, mimari dokunuşlarında sanatçı ruhunu ne kadar naif şekilde yansıtıyordu.
Kopenhag’da aşk yüzünden başına bela gelen tek kişi Küçük Deniz Kızı değildi. Danimarkalı Lars Von Trier, Dalgaları Aşmak filminde aşk için fedakârlık yapan adamı anlatıyordu. Ama bu kadar fedakârlık da fazlaydı. Bir adamın, kaza geçirip cinsel fonksiyonunu kaybetti diye, eşinin başka adamlarla cinsellik yaşamasını istemesi olacak iş miydi? Nitekim kaş yapayım derken göz çıkarmış, eşiyle birlikte olan denizciler, cinsellik sırasında zıvanadan çıkıp kadıncağızı öldürmüşlerdi. Felçli koca, karısını mutlu etmek için çıktığı yolda onun ölümüne yol açmıştı.
Anlaşılan Kopenhag’da aşk, ölüm getiriyordu. Çünkü Berlinale gümüş ayı ödüllü A Royal Affair filminde, Danimarka Kralı’nın özel doktoru, haddini bilmeden Kraliçe’yle yatağa girip üstüne bir de tababeti bırakıp siyasete soyununca kellesi gitmişti. Peki tüm bunlardan ne anlamak gerekiyordu? Tabii ki Kopenhag’da asla âşık olmamak gerekiyordu.